AHLAK FELSEFESİ VE DİN PSİKOLOJİSİ İLİŞKİSİ

AHLAK FELSEFESİ VE DİN PSİKOLOJİSİ  İLİŞKİSİ

Prof. Dr. İlhan KUTLUER

AYIP MI GÜNAH MI?

Ahlak Felsefesi ve Din Pisikolojisi

Trafik polisi Mehmet efendinin eşi geçirdiği bir ameliyat esnasında kan kaybetmektedir. Acilen kana ihtiyacı vardır. Mehmet efendi kan merkezinden aldığı kanı çok kısa bir sürede hastaneye yetiştirmelidir. Cam şişeler içindeki gerekli kanı taşıdığı özel arabasıyla trafikte sıkışıp kalmıştır. Trafik yoğundur. Mehmet efendi ne yapmalıdır. Trafik kurallarını hiçe sayıp yoldaki diğer sürücü ve yayaların güvenliğini düşünerek kurallara uymalı mıdır? Yoksa kan ünitelerini ne pahasına olursa olsun hastaneye yetiştirmeli midir? Hastaneye hiç gidememekte vardır, geç gitmekte, eli boş gitmekte… Aracın ani bir hareketinde kan şişeleri kırılarak tüm emeklerin boşa gitmesi ihtimali de vardır. Mehmet efendi ne yapmalıdır?

İnsan yaşamı boyunca bir çok ikilem yaşar, ahlaki veya zaruri tercihe zorlanır. Ve davranışlarının sorumluluğunu kendi üzerine alır. Ahlak, kaynağı dini veya örfi olan kaidelerin içselleştirilmesi olarak ta ifade edilebilir. Felsefe, düşünceler sistemi olarak ifade edilebilir. Din, ilahi veya beşeri kaynaklı kutsala olan bağlılıktır. Psikoloji ise en genel manada insan ve davranışını inceleyen bilimdir. Din bir davranışı veya tutumu değerlendirirken haram-helal kavramını, ahlak; iyi-kötü kavramını kullanır. Dinde bunun neticesi sevap-günah olarak tezahür derken, ahlakta ise ayıp kavramı kullanılır. Peki biz nasıl değerlendirmeliyiz? Bu durumda ayıbı mı günahı mı vurgulayacağız?

Günah; yapılması Allah tarafından menedilmiş olanlardır. Tüm kainatı tasarlayan yüce yaratıcı, evreni kendi haline bırakmadan ondaki tasarruf hakkını devam ettirmektedir. Galaksilerden atoma, tohumdan bulutlara, gözyaşından insana ve her şeyi kendi denetim ve gözetimi altında bulundurarak, yaratmış olduğu bu muhteşem eserin halifesi olarak da insanı yetkilendirmiştir. Hilafeti verirken de sorumluluklarını da vermiştir. Tıpkı dünyanın en kıymetli hazinesi sayılabilecek değerde bir elması bir insana bir süreliğine emanet ederken bakım ve kullanım koşulları kendisine izah edilirse; o kişi emaneti muhafaza ederken kendisine verilen talimatlara uyması gerekiyorsa, her şeye nizam veren Allah insanı başıboş bırakacak değildir. Allah kainatı insanın hizmetine sunarken insan mutluluğunu ve insanın müsterih olmasını da murat etmiştir. Bunun neticesinde Allah İslam diniyle insan için kalbi ve ameli bir çerçeve çizmiştir. Bununla ilgili de gerekli donanımı sağlamıştır. Allah insana akıl melekesini vererek;

Aklın tercih kutupları

Neşet eden ilimler

Kötü İyi Ahlak

Çirkin Güzel Sanat

Zararlı Faydalı İktisat

Zulüm Adalet Hukuk

Yanlış Doğru Bilim, iki farklı kutuptan birini tercih edebilme iradesini vermiştir. Tercihleri neticesinde de insanın kalbi ve davranışları değerlendirilerek yaptıklarının karşılığını zerresine kadar da göreceğini belirtmiştir.

Ayıp; yapılması beklenmeyen, yapıldığında da insanların yüz kızartan davranışlara denilebilir. İnsanın en büyük ayıbı, bir ressamın eserlerini bildiği halde, ressamı tanımamasıdır. Yani kainatı, insanı ve her şeyi bildiği anladığı halde bunların yaratıcısından, Allah’tan bihaber olması insanın en büyük ayıbıdır. Küfür demek olan bu tanrıtanımazlık dinden kaynaklanmaktadır, tıpkı ressamın bir daha o insanı kendi eserlerinden mahrum etme hakkı gibi saklıdır. Mesela yalan söylemek Allah tarafından men edilmiş bir davranış biçimidir. Günah olması en önemli yaptırımıdır. Fakat günah olmasa bile yalan söylemeyecek bir çok insan gene vardır. Bunun hikmeti, yalan söylemenin ayıp bir davranış olmasıdır. İnsanın utanması ve fıtratının buna uygunsuzluğu yalan söylemeyi ayıplamıştır. Aile ve sosyal yaşamda yalanın insanlığın başına öreceği çorap o kadar büyüktür ki, Allah bunu ve insanın fıtratının yalana uygunsuzluğunu bildiği için yalan davranışını yasaklamıştır. Dolayısıyla imanı ve ameli olarak men edilmiş bütün tutum ve davranışlardan kaçınmamak ayıp olarak nitelendirilebilir. Kısaca her günah bir ayıptır. Peki her ayıp bir günah mıdır? İlahi kökenli olmayıp beşeri ilişkileri şekillendiren bir çok etken vardır. Bu etkenlerin insanın tutum ve davranışlarıyla olan ilişkisi karşılıklı bir etkileşim ağıyla ifade edilebilir. Etki, tutum, davranış veya davranış, tutum, etki şeklinde işleyen bu süreçte günah olmadığı halde ayıp olan şeylerde vardır. Mesela dişini kürdanla temizleyen bir insanın ağzının ve içindekilerin, gerekli gizliliği sağlayamadığı için başka insanlar tarafından görülmesi ayıp bir davranıştır. İslam bu konuda bir buyrukta bulunmamıştır. Dolayısıyla haram ve günah değildir. Fakat beşeri ilişkilerde Peygamber efendimiz (sav) kendi yaşantısıyla bir örnek olmuş, sözleriyle ahlaki çerçeveyi netleştirmiştir. Genel olan bir çok kaide bu konuyu şöyle açıklığa çıkarabilir. “kendin için istemediğini başkası için isteme”, “insanları tiksindirmeyin”…

Ahlak nedir?

İnsanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü; bu konularla ilgili ilim dalı. Ahlak Arapça’da “seciye, huy, tabiat” gibi manalara gelen hulk veya huluk (ahlakın tekili) kelimesinin çoğuludur. Sözcüklerde çoğunlukla insanın fiziki yapısı için halk, manevi yapısı için hulk kelimelerinin kullanıldığı kaydedilir. Ayrıca ahlak yanında yeme, içme, sohbet, yolculuk gibi günlük hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili davranış ve görgü kurallarına, terbiyeli, kibar ve takdire değer davranış biçimlerin, bunlara dair öğüt verici kısa ve hikmetli sözlere ve bu sözlerin derlendiği eserlere edep veya adap da denilmiştir. Edep özel davranış alanları hakkında kullanılırken ahlak, tutum ve davranışların kaynağı mahiyetindeki ruhi ve manevi melekeleri, insanın ruhi kemalini sağlamaya yönelik bilgi ve düşüce alanını ifade eder.2

Davranışların tutumlardan zuhur ettiğini söylemesine rağmen eğitim bilimciler eğitimi, kasıtlı davranış değişikliği olarak ifade ederler. Neticesinde ne acıdır ki, tutumlara tutunamamış bir davranış kalıcı ve samimi olamamaktadır. Sadece davranışı değiştirmeye yönelik olan eğitim sistemleri ve süreçleri, belirli koşullarda istenilen davranışın sergilenmesine sebep olarak aldatıcı, samimiyetten uzak davranışın gerçek gerekçesi belli olmayan adeta birer sanal yaptırım haline dönüştürmüştür. Davranışı içselleştirme olarak ifade edilen tutum kazanma süreci maalesef gene belirli koşullar altında hatırlanan bir tutum halini alarak davranışlardaki aldatıcılığı burada da samimiyetsiz bir şekilde sürdürmektedir. Bunun temel sebebi davranışların temelini oluşturan tutumların, insanın yaratılış esasını okşamayan güdülendirmelerden oluşturulmasıdır. Temel olarak kısaca şunu ifade edebiliriz; Tanrı inancının müdahalesini hoş görmeyen tüm sosyal bilimler gibi eğitim bilimleri de yaratıcısız ve düzenleyicisiz, başıboş bırakılmış bir evren ve insanın varlığını esas alarak ürettikleri teorileri her geçen gün yeterli bulmamakla tükenmektedirler. İnsanın yaratılışını ve yaratılış gerçeklerini bir kenara bırakarak insana dair konuşmak ne kadar cahilceyken bu bilimmiş gibi insanlığa yutturulmaktadır. Halbuki islami literatür incelendiğinde halk ve hulk kelimelerinin halaka sözcüğüyle irtibatlandırılırsa Allah’ın “başıboş bırakılacağınızı mı sandınız” ayeti kerimesince her şeyiyle kainatı nasıl bir mükemmeliyet içerisinde tasarladığı ve yarattığına daha muvaffak olunacaktır. Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış (Tin 95/4), ona kendi ruhundan üflemiştir (Hicr 15/29). Bu yüzden insanlığın atası olan ve bütün insanları temsil eden Hz. Adem’in önünde Allah’ın emri gereğince bütün melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu ruhi üstün cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşeri cephesi vardır.

İnsandaki bu ikilik onun ahlaki bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücurunu da takvasını da ilham etmiş”, yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir.3 Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrana uğramıştır” (Şems 91/9-10).

Ahlakın temeli nedir?

İslam ahlakının asıl temeli kuran ve onun rehberliğinde idrak edilen sünnettir. Kuran ve sünnet dini ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizmiş, ameli kurallarını, tutumlarını belirlemiş, böylece daha sonra fıkıhçı ve hadisçiler, kelamcılar ve mutasavvıflar, hatta filozoflar tarafından geliştirilecek olan ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur.

EŞARİ

Aklın kendi başına iyi ve kötüye karar veremeyeceğini belirten eşariler, ancak emir ve nehiylerin bilinmesiyle hayır ve şerre ulaşılacağını ifade ederler. İyinin ve kötünün Allah tarafından yaratıldığını kabul ederek, şerrin Allah tarafından var edilmesinin bir zulüm sayılamayacağını açıklamıştır. Çünkü insan için hayır ve şer olan bir şey Allah için herhangi bir değer taşımaz. Şer de yüce Allah’tandır; fakat Allah şerri kendisi için değil başkası için şer olarak yaratmıştır. Eşarinin maksadı Allah’ın kudret ve iradesinin mutlaklığı inancının her türlü şüpheden arınması temeline dayanır. Ve imanın “söz ve amel” olduğunu, artıp eksilebileceğini benimseyerek ameli de imandan bir cüz sayar.

MUTEZİLE

Fiillerin, amel ve davranışların özünde kendisine ait iyilik veya kötülük vardır. Hayır ve şerrin niteliği fiilin kendinden hasıl olur. Akıl, emir ve neyih ve fiillerde bulunan bu değerleri ortaya çıkararak izafilikten kurtarmış olur. Mutezile vahyin haber verdiği tüm bilgilerin doğruluğuna şüphesizce inanır. Aynı zamanda iyi ve kötü bilgisine akılla da ulaşılacağını ifade eder.

İyi ve kötüye İslam kelamcılarının bakış açılarının yanında insan davranışının nasıl oluştuğuna dair zorunlu ve özgür irade tanımlanmalıdır. Eşariler insanın davranışlarında irade gücünün olmadığını tüm amellerinin kendisi tarafından yazılmayan ve seçilmeyen fiiller olduğunu belirtirken, mutezile bu zorunluluğu Allah’ın adalet sıfatının tecelli etmeyeceğini öne sürerek insan iradesiyle yapılan tercihlerin Allah tarafından yaratıldığını ifade etmektedir. Bu durumda amellerine herhangi bir etkinin tesir etmediği insana eşariye göre yapılacak hiçbir yönlendirmenin veya eğitim sürecinin kişinin davranışını değiştireceği yoktur. Mutezile ise insanın özgür iradesi sonucu Allah’ın yarattığı insan amellerine tercih vuku bulacağı için herhangi bir şekilde yön verilebileceğini ifade eder. Eşari aynı zamanda kişinin kaderinde yazılı olanın vuku bulması için onun davranışına yapılacak olan etkilemenin de o insanın kaderinde olduğunu belirtir. Böylece kaza meydana gelmiş olur. Kişiye verilecek eğitim süreci de o insanın kaderindedir ve gerçekleşecektir. herhangi bir etki olmayacağı düşünülerek eğitim sürecinden vazgeçilemez, çünkü eğitim de o değişmez sürecin bir parçasıdır.

Kısaca özetlemek gerekirse psikoloji insanın kalbini mutmain ve müsterih olmasını sağlaması gereken ve bunun için incelemeler yapan bir bilimdir. Nasıl yapılacağıyla ilgilenir. Din de bu anlamda aynı amacı sağlamaya çalışır. Bunu yaparken insan hayatının anlamını, başlangıcını, sonucunu, insanın kendisini, evreni ve insan ile kainat arasındaki ilişkiyi izah eder, eserden müessire ulaşılmasını bekler. Hatta beklemez, elçiler aracılığıyla bunu kolaylaştırır. Onun için din nasıl yapılacağını izah edeceği gibi ne yanılacağını da tespit eder. Ahlak ise ne yapılması gerektiğini ve gereklilikleri izah eder. Dolayısıyla din aslında her ikisininde bir araya gelişinin birikimi olarak da değerlendirilebilir. Ahlaksız ve dinsiz bir psikoloji laboratuarlarda sayılarla ilgilenen bir bilim olmaktan öteye geçemez. Nasıl yapılacağını en güzel haliyle tespit ederken ne yapılması gerektiğini bilemez. Yol gösterici ve kılavuz olan dinin olmadığı yerde de ahlaktır. Zaten bana göre etik kavramı da biraz din kökenli olması sebebiyle ahlakın dışlanmasıyla oluşturulmuştur. Ve son kanaatim “bilimin dini: etik” olmuştur.

Tabi varlığa veya varolduğu düşünelene, verilen veya özünde olanı zuhur ettiği söylenen değerlerde apayrı bir konudur. Ahlak felsefesinin temel suallerinden de biri budur. Boş levha ilk kayıtlı tartışma başlangıç noktası olarak düşünülebilir. İnsanın fıtratı da bu bağlamda düşünülebilir. Boş mu gelir, yarı dolu mu, dolu mu, yoksa doldurmaya meyilli mi? İnsan davranışını oluşturan temel geliş son nokta itibariyle aşağıdaki gibi izah edilmektedir. Fıtrat: dini kabule hazır yaratılış, Allah Teala’ın mahlukatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal üzere yaratması.