﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bilimsel Makaleler arşivleri - Brussels Capital University</title>
	<atom:link href="https://bcuni.eu/tr/category/bilimsel-makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bcuni.eu/tr/category/bilimsel-makaleler/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Oct 2021 17:08:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://bcuni.eu/tr/wp-content/uploads/2024/10/logo2-85x85.png</url>
	<title>Bilimsel Makaleler arşivleri - Brussels Capital University</title>
	<link>https://bcuni.eu/tr/category/bilimsel-makaleler/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İNTİHARIN NEDENLERİ</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/intiharin-nedenleri/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/intiharin-nedenleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5254</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikolojik Danışma İNTİHARIN COĞRAFİ NEDENLERİ Bu tür görüşler intiharın nedenlerini determinist bir anlayışla kişinin ve toplumun dışında aramaktadırlar. Bunlar bazı coğrafi faktörlerin intiharlar üzerinde etkili olduğu savunmuşlar ve bunu kanıtlamak için bazı araştırmalar yapmışlardır. Bazı araştırmacılar öncellikle güneşin ve ayın kozmik etkisi üzerinde durmuşlar, fakat daha sonra bunların doğrudan etkileri yerine, dünyada meydana getirdikleri değişikliklerin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/intiharin-nedenleri/">İNTİHARIN NEDENLERİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Psikolojik Danışma</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İNTİHARIN COĞRAFİ NEDENLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tür görüşler intiharın nedenlerini determinist bir anlayışla kişinin ve toplumun dışında aramaktadırlar. Bunlar bazı coğrafi faktörlerin intiharlar üzerinde etkili olduğu savunmuşlar ve bunu kanıtlamak için bazı araştırmalar yapmışlardır. Bazı araştırmacılar öncellikle güneşin ve ayın kozmik etkisi üzerinde durmuşlar, fakat daha sonra bunların doğrudan etkileri yerine, dünyada meydana getirdikleri değişikliklerin intiharlar üzerindeki etki derecelerini rarştırmaya yönelmişlerdir. Avrupa’da yapılan bir çok araştırma sonucuna göre, kuzey-batı intihar oranı yönünden genelde en fazladır. Bazı Avrupa ülkelerinde kuzeye göre güneyde oran daha düşüktür; fakat bu genel bir kural değildir. Örneğin İngiltere’de durum daha farklıdır. Montesquieu, İngiltere’deki intihar bolluğunu bir iklim hastalığı olarak görür. Cheyne ise, sonbahar ve batı rüzgârlarının sorumlu olduğunu söyler. Osiander aynı yargıyı Kuzey Almanya için getirir. Fakat işi bu kadar abartmak doğru değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İngiltere’de Bazı Yıllarda İntiharlar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllar Erkek (Yüzbinde) Kadın (Yüzbinde)</p>



<p class="wp-block-paragraph">1932 21,0 8,1</p>



<p class="wp-block-paragraph">1933 20,1 8,4</p>



<p class="wp-block-paragraph">1936 17,6 7,7</p>



<p class="wp-block-paragraph">1937 17,5 8,1</p>



<p class="wp-block-paragraph">1946 14,4 7,5</p>



<p class="wp-block-paragraph">1947 13,7 7,6</p>



<p class="wp-block-paragraph">1948 14,5 7,9</p>



<p class="wp-block-paragraph">1949 14,7 7,5</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tabloda da görüldüğü gibi İngiltere’de her yıl intihar oranları değişmektedir. Cinsiyetler arasındaki oran farklarını dikkate almasak bile, bir cinsiyette önceki yıla göre artış görülürken, diğer cinsiyette bir düşüş görülmektedir. Eğer iklim değişikliğinden kaynaklanan bir oran değişmesi varsa, niçin her iki cinsiyette de aynı yönde değildir? Bazı araştırmacılar ise mevsimler ve hava koşullarının intiharlar üzerindeki etkilerini incelemişlerdir. Örneğin; A.B.D.’nin bazı kentlerinde bu tür bir araştırma yapan C.M. Mills’e göre, fırtınalarla intihar arasında bir ilişki vardır. “Barometrik basıncın birden düşmesi ve birden değişmesiyle intihar frekansları yükselir.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Philips’e göre, alışılmamış sıcak, nemli ve rüzgârlı bir hava terlemeyi azaltır; sinir sistemini daha hassas hale getirerek intihar eğilimini artırır. Digon ve Bock ise, yüksek nisbi nem ve 30 mm. atmosferik civa basıncında en az intihar olayına rastladıklarını, basınçta büyük bir değişiklik olduğunda intihar oranının arttığını savunurlar. İntihar ile coğrafi faktörler arasında doğrudan ilişki olduğunu savunan bu tür görüşler sonradan birçok eleştiriye uğramışlardır. Yalnız, şunu da unutmamalıdır ki, coğrafi faktörler her ne kadar intiharı doğrudan etkilemiyorsa da sosyal yaşamı etkilemekte ve değiştirmektedir. Örneğin; fırtınalı bir havada çoğu kimse evinde oturarak pencereden bulutların kasvetini seyretmekte ve rüzgarın uğultusunu dinlemektedir. Yani, sosyal yaşam durgunlaşmakta ve intihar edecek kişiye zemin hazırlamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Coğrafi faktörlerin intiharlar üzerindeki etkilerini çok daha ayrıntılı olarak inceleyen Pokorny, ısı, rüzgar hızı, rüzgar yönü, barometrik basınç, nisbi nem, görüş mesafesi, bulut tavanı, yağmur, sis, şimşeğin çaktığı bulut ve bulutluluk derecesi gibi onbir değişik coğrafi faktörün intiharla olan ilişkisini tek tek araştırmış ve hiçbir ilişki bulamamıştır. İntiharların bir yıl içindeki dağılımını inceleyen birçok araştırmacı birbirinden farklı sonuçlar bulmuşlardır. Fakat, genel olarak yaz başlangıcında intihar oranlarında bir artış olduğu kabul edilir. İntiharlar mayıs, haziran ve temmuzda en çok; kasım, aralık ve ocakta en az düzeydedir. Bu tür mevsimsel farklılıklar ise -Durkheim’in da belirttiği gibi- değişik mevsimsel aktivitelerden kaynaklanmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İNTİHARIN BİYOLOJİK NEDENLERİ</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı araştırmacılar intihara insanın biyolojik yapısının neden olduğunu savunmuşlardır. Bu tür görüşler insanın beden yapısının, kalıtımın veya bedendeki kimyasal değişiklerin intihara doğrudan neden olabileceği görüşündedirler. Beden yapısının intihar nedeni olduğunu savunan Sheldon’a göre endomorfik tipler (şişman ve neşeli kişiler) intihara karşı nefret beslerler; oysa ektomorfik tipler (zayıf ve duygusal kişiler) hassas kişilikleri dolayısıyla sık sık intihar eğilimınde bulunurlar. Yani Sheldon, şişman kişilerin intihar etmediklerini savunmaktadır. Oysa birçok araştırma, aşırı şişmanların da, zayıflar gibi, normal ağırlıklı kişilere göre daha çok intihar ettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu tür kişilerde intihar oranının yüksek olmasını ise, toplumun bu tip kişilere karşı takındığı alaycı tavırlarda aramak daha gerçekçi olacaktır. Çevredeki kişilerin “cılız, sıska, fıçı, dobiş vb.” gibi alaycı ifadeleri bu kişilerde olumsuz duygular uyandırarak bunalıma itmekte ve intihara sürükleyebilmektedir. Kalıtımın intihar üzerindeki etkisini anlayabilmenin en geçerli yollarından biri ikizleri incelemektir. Eğer tek ve çift yumurta ikizlerinde farklı oranlar bulunursa, kalıtımın belirli ölçüler içinde etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İntiharda kalıtımın etkisinin olup olmadığını anlamak için tek ve çift yumurta ikizlerini inceleyen Kallman, bunlarda farklı bir intihar davranışı bulamamıştır. Kalıtımın intihar üzerinde etkisi olsaydı çocuklarda oranın daha yüksek olması ve her iki cinsiyette de aynı oranda olması gerekirdi. Oysa, çocuklarda intihar oranı oldukça düşüktür ve her iki cinsiyetin intihar oranları arasında oldukça bütük farklılıklar vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı araştırmacılar cinsiyetler arasındaki farklılığı cinsiyet hormon seviyesinde aramaktadırlar. Bu tür araştırmalar daha çok kadınlar üzerinde yapılmıştır. Çünkü erkeklerde cinsiyet hormon seviyesi birkaç yıl sabit kalmakta; oysa kadınlarda kısa bir sürede hormon seviyesinde değişiklikler olmaktadır. Kadınların adet dönemlerinde intihar oranlarında artış gözlenmiştir. Yumurtlama, kanama, adet-öncesi dönemler kadınlarda intihar için genellikle ortak günlerdir. Çünkü bu zamanlarda kadınlar sinirli, gergin ve sıkıntılı olmaktadırlar. Bu durum ise intihara uygun bir zemin oluşturmaktadır. Irklar arasındaki oransal farklılıkları, bazı araştırmacılar biyolojik bir nedene bağlama eğilimindedirler. Örneğin, zencilerde intihar oranları beyazlara göre daha düşüktür. Fakat bunun nedeni biyolojik olmaktan çok, toplumun değişik ırklara olan tepkilerinde ve sosyal baskısında yatmaktadır. Ayrıca, aynı ırka mensup olan değişik toplumlarda ve bir toplumun değişik bölgelerinde intihar oranları aynı değildir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">1970’li yılların başlarında, ağır bunalım geçiren hastaların beyin sıvılarındaki kimyasal maddeleri inceleyen Marie Asberg isimli bir psikiyatrist ilginç bir sonuç buldu. İncelediği hastaların büyük bir çoğunda, beyin sıvısındaki 5HIAA (5-Hidroksindoleasetik asit: Beyinde neşe ve duyguyu etkileyen temel maddelerden erotonin’in parçalanma ürünüdür.) değişimi çok azdı. Üstelik, intihar eden ya da intihar girişiminde bulunan hastalarda bu oran daha da düşüktü. Sağlam kişilerde 19.8 nanogram/mm (1 nanogram, gramın milyarda biridir.) olan 5HIAA düzeyi, hastalarda 16.3’dü. Hastaların çok düşük 5HIAA’lıları şiddetli intihar yöntemlerini seçerken; daha yüksek olanları ılımlı yolları seçmişler ve hiçbiri de kendini öldürememiştir. Ancak bu araştırma sonucunda kesin bir yargıya varılamadı. Araştırmayı yürüten Asberg; “Bana kalırsa, düşük 5HIAA intihar olayını belirlemiyor, yalnızca insanları çevrenin etkisine daha açık tutuyor” diyerek, intihar üzerindeki psikolojik ve özellikle de toplumsal faktörlarin etkilerini gözarde etmememiz gerektiğini vurgulamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağlar boyunca toplumlar intihara farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimi toplumlarda desteklenen ve doğru bir davranış olarak kabul edilen intihar, diğer bazı toplumlarda ise olumsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu tür tepkilerin yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz toplumların düşünce biçimleri ve dolayısıyla düşünürleridir. Hata bazı düşünürlerin eserleri, o dönemdeki intihar olaylarından sorumlu tutulmuşlardır. Düşünürler daha çok insanın kendi yaşamına son verme hakkına sahip olup olmadıkları ve bu davranışın onurlu bir davranış olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski Yunanistan’daki ilk filozoflar intihara karşı çıkmışlardır. Pisagor ve takipçileri ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için intiharı yasaklarlar. Platon ve Aristo da intihara karşıdır. Fakat bazı durumlarda intiharı onaylarlar. Platon, yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendini öldürenin şerefsizce gömülmesini ister. Eğer kişi bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden yapmışsa anlayış gösterilmesi gerektiğini belirtir (Montaigne 1984). Aristo ise, savaşta onur için olan intiharları destekler. Oysa, aşk vb. gibi nedenlerden olan intiharlar cesur insanın yapacağı şeyler değildir (Choron 1972). Bu düşünürlere göre, bizim hayattan nefret edip, yüz çevirmemiz doğaya aykırıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İntihara karşı olan bir diğer düşünür de Epikür’dür. O da, öncekiler gibi, erdeme önem vermiş ve amacımızın bilgeliğe ulaşmak olduğunu savunmuştur. İnsan ihtiraslarını tatmin yoluyla mutluluğa ulaşamaz. Çünkü, hazzın tatminini doğal olarak bir sıkıntı ve isteksizlik takip edecektir. Bu, bizi, gerçek amacımız olan acıdan kaçmak hedefinden saptıracaktır (Fromm 1982). Hatta, ölümü aramaya kadar götürecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski Yunan’da intiharın kabul edilebilir bir eylem olduğuna doğru yapılan kararlı ilk değişim, Epikür’ün en büyük rakibi Kitionlu Zenon tarafından olmuştur. Zenon, kişinin intihar etme hakkına sahip olduğunu savunur. Kendisi de yaşlandığında intihar etmiştir. Stuacılara göre, akıllı adamın intiharı sorunu ahlâki bir doğru veya yanlış değildir. Fakat karşılaşılan bir durumda yaşamayı veya ölmeyi tercih kararıdır. Stuacılar intiharı savunmakla kalmamış, şu durumlarda yapılması gereken bir davranış olarak kabul etmişlerdir. (Gibbs 1968)</p>



<p class="wp-block-paragraph">1) Bu hareket diğer kişiler veya vatana bir hizmet taşıdığı zaman,</p>



<p class="wp-block-paragraph">2) Kişi yasa dışı bir işe zorlandığı zaman,</p>



<p class="wp-block-paragraph">3) Kronik hastalıklarda; ölümün yaşama tercih edileceği durumlarda,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hegesias, işi daha ileri götürerek, bilgi olmayan kimselerin kendilerini öldürmeleri gerektiğini savunur. Ona göre mutluluk erdemdir. Günlük olayların nazzını arayan kimse bu mutluluğu hiçbir zaman elde edemez; o halde bilge olmayan kişi erdemsizdir, kendini öldürmelidir. Onun felsefesinin</p>



<p class="wp-block-paragraph">temelini ise, şu sözü çok iyi bir biçimde yansıtır: “Yaşamın yolunu olduğu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” (Montaigne 1984).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Seneka; “iyi insan yaşaması gerektiği kadar yaşar, yaşayabildiği kadar değil” demektedir (Choron 1972). İnsan kendi ölümüne istediği zaman karar verebilir. Yaşamı ile felsefesi birbiriyle çeliştiği için, Roma Kralı Neron tarafından damarını keserek intihar etme cezasına çarptırılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski Yunan’da son zamanlarda intiharın bu şekilde kabul edilebilir bir eylem olması, o devirde intiharların artmasına neden olan faktörlerden biri olabilir. Özellikle Yunan sitelerinin Roma’ya katılmasıyla bu oranlarda bir artış görülmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hristiyanlığın batı dünyasında egemen olmasıyla beraber, kilise öğretileri felsefe alanında da etkin duruma gelmiş ve Rönesans dönemine kadar bu etkinliğini sürdürebilmiştir. Bu dönem filozoflarında, insan hayatının Tanrı’ya ait olduğu fikri egemen durumdaydı. Dinle felsefenin bu dönemde içiçe oluşu intihar olaylarının düşük bir oranda kalmasına neden olmuş; fakat tamamen engelleyememiştir. Rönesans ile birlikte kilise felsefesi etkinliğini yitirmiş ve intihar konusunda da daha tavizkâr bir tutum takınılmaya başlanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Montaigne, insanın kendi iradesiyle yaşamına son verebileceğini savunmuştur. “hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz. Daha yaşayıp da ne yapacaksınız” diyen Montaigne’e göre, ölümle bütün dertler bitecektir (Montaigne 1984). Bunun için ölümden korkmamalı ve dertlerden kurtulmanın bir yolu olarak da intiharı düşünmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">18. yüzyıl felsefesinde ençok işlenen konulardan biri özgürlük olduğu için, bu dönemdeki filozofların hemen hepsi intihara da izin verir bir tavır takınmışlardır. Montesquieu intihara karşı uygulanan kanunları eleştirmiştir. Hume, intiharın bir suç olduğu fikrini çürütmeye çelışıyor. Ona göre intihar, ilahi yasaya karşı gelme değildir; çünkü bu yasa doğa yasasıyla birlikte işler ve insanın doğadaki yerini bulmasına yardımcı olur. Rousseau, başkasına zarar vermedikce intiharı destekler. Söylentilere göre, mutsuz bir yaşamı olan Rousseau da intihar etmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan Diderot ise, doğal olmadığı ve kilisenin öğretilerine karşı geldiği için anti-sosyal bir davranış olarak görür ve karşı çıkar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">19. yüzyılda Kant, intihara karşı çıkmaktadır. Hume’un görüşünü eleştirir. Kant’a göre, doğal olarak insanın ilk amacı kendini korumaktır. Bunun için intihar bir kusurdur ve lanetlenmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Schopenhauer, Kant’a göre daha çok taviz verir. Ona göre, kişi intihar etme hakkına sahiptir; ama bu, boş ve aptalca bir şeydir. İntihar, kişinin doğaya sorduğu bir sorudur: Ölümün ötesinde ne var? Kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler; sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bazıları çok erken, bazıları çok geç hayattan ayrılıyorlar, asıl iş tam zamanında ölmektir” (Arkun 1963) diyen Nietzsche, intihara karşı değildir. İntihar kişinin hakkı ve ona verilen bir armağandır. Üst-insanın yaratılması için felsefesini yönlendiren Nietzsche, bu üstün amaca katkıda bulunamayacak kişinin intihar etmesini ve bundan da mutluluk duymasını söyler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hartmann ise, insanın sahip olduğu tek şeyin bu dünya olduğunu belirterek, en iyi olmamakla beraber elimizdeki bu dünyadan vazgeçmememiz gerektiğini savunur. Yaşamak, temelde arzu edilmeyen bir şeydir; hayal kırıklığı ile doludur. Fakat yine de, elimizdekinin en iyisi olan bu yaşamdan kaçmamalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Camus, “acaba hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?” sorusuna cevap vermeye çalışır (Hübscher 1980). Camus için bu soru felsefenin temel sorusudur; bundan başka da temel felsefe sorusu yoktur. Bu sorunun cevabını Camus şöyle verir: İnsan intihar edebilir, ancak bu dürüstlük olmaz. Ölüm insanı huzura kavuşturur, fakat insanın gerçek çabası dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalmaya, onu incelemeye çalışmak olmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Batıdaki bu çok farklı görüşlere karşılık, doğu dünyasında egemen olan mistik felsefenin görüşüne göre, intihar etmek kişinin istemine bağlıdır. Yani kişi, yaşam ile ölüm arasında karar verme hakkına sahiptir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jainizm ve Budizme göre, yüreklerimizden yaşama isteklerini çıkarmalıyız. İnsan ancak yokolarak acıdan kurtulur ve mutlu olabilir. Hatta, Jainizmin kurucusu olan Mahavira, insanın aç kalarak kendini öldürmesini büyük bir erdem olarak nitelendirir. Konfüçyus ise intihara karşı çıkar. Ona göre, insanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. İnsan ölümden sonrasını merak etmemelidir. Çünkü, ölümden sonra hayat olduğu bilinirse, kimileri canlarına kıyarak oraya gitmeyi isteyebilirler (Hançerlioğlu 1976).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belirli bir tarihsel sırayla değindiğimiz bu düşünürlerin görüşleriyle, yaşadıkları dönemlerdeki intihar oranları arasında doğrudan bir ilişki göze çarpmaktadır. Konumuz açısından önemli olan nokta da budur. Fakat bu ilişkiye bakarak, intiharın sorumluluğunu sadece düşünürlere bağlamak da yanlış olur. Çünkü, genelde, toplumsal düşünce toplumu oluşturan öğelerden sadece bir tanesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Konuya felsefi açıdan baktığımızda sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan yaşamak için doğar, yaşaması gereklidir; olumsuz toplumsal koşullar karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda kişinin, yaşamına son verme hakkı vardır. Çünkü insan yaşamı, insanın yaptığı eylemlerden oluşur. Şöyle veya böyle intihar da bir eylemdir ve kişi istediği takdirde bu eylemi gerçekleştirebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İNTİHARIN PSİKOLOJİK NEDENLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İntihar, özellikle yüzyılımızda, psikiyatristlerin ve psikologların ilgilendikleri en önemli konulardan biri durumuna gelmiştir. Bu alanlarda konu ile ilgilenenler intiharı kişinin bir sorunu olarak ele almışlar ve toplumsal koşullara gereken önemi vermemişlerdir. Psikiyatrist ve psikologlar, sosyolojik açıklamaları eleştirerek, Neden şu kişi değil de, bu kişi intihar ediyor? sorusuna kişilerin psikolojik yapılarına inerek cevap aramışlardır. Bu tür görüşler birçok yönden eksiklik göstermelerine rağmen, yine de intiharın nedenlerini açıklayabilmede önemli katkılarda bulunmuşlardır. Psikiyatri ve psikolojinin nerede ayrıldıkları, bu iki bilimin farklılığı tam olarak belirlenememektedir. Birbiri içine geçen bu tür görüşleri ayırabilmek güç olduğu için iki bilim dalının görüşleri de tek bir başlık altında toplanmıştır. Önce kısaca psikiyatrinin bakış açısına değinilecek ve daha sonra ise psikoloji alanında geçerlilikleri hala tartışma konusu olan bazı teoriler üzerinde durulacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Psikiyatrinin intihar olgusu karşısındaki tutumu oldukça ilginçtir. Bu tutum, çok uzun bir süre boyunca intihar problemini herhangi bir akıl hastalığı teşhisi koyarak halletme gibi kestirme olmuştur. Ruhsal bozukluğu olan hastalarda kendi canlarına kıyma olaylarına oldukça sık rastlanır. Bu verilerden hareket eden psikiyatristler her intihar olayına bir akıl hastalığı damgası vurmak ve sorunu akıl hastahanelerinin içerisinde halletme eğiliminde olmuşlardır. Oysa, istatistikler delilikle intihar arasında zorunlu bir bağ olmadığını, ikisinin de frekanslarının hiç uyuşmayan değişiklikler gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Bazı akıl hastalarının bilinçsizce canlarına kıymalarını intihar olarak ele alamayacağımız gerçeği bir yana; günlük hayatta normal olarak kabul edilen kişilerin intihar oranları yanında, akıl hastalarının sözde intihar oranı önemsenmeyecek kadar küçük bir yüzde teşkil etmektedir.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/intiharin-nedenleri/">İNTİHARIN NEDENLERİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/intiharin-nedenleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİPOLAR BOZUKLUKLAR</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/bipolar-bozukluklar/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/bipolar-bozukluklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:05:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5247</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Fisun Akdeniz ve Psk. Dr. Müge Alkan Günlük yaşamda herkesin duygusal dünyasında inişler-çıkışlar olur. Duygularımız öfke, sevinç, üzüntü, coşku, keder, huzursuzluk ve endişe arasında gidip gelir. Ancak bipolar bozuklukta yaşamsal olaylarla kısmen veya tamamen ilişkisiz olarak uzun süren ve yoğun duygudurum değişimleri olur. Bu değişimler düşünceleri, duyguları, fiziksel sağlığı, davranışları ve kişinin işlevlerini, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/bipolar-bozukluklar/">BİPOLAR BOZUKLUKLAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Doç. Dr. Fisun Akdeniz ve Psk. Dr. Müge Alkan</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph">Günlük yaşamda herkesin duygusal dünyasında inişler-çıkışlar olur. Duygularımız öfke, sevinç, üzüntü, coşku, keder, huzursuzluk ve endişe arasında gidip gelir. Ancak bipolar bozuklukta yaşamsal olaylarla kısmen veya tamamen ilişkisiz olarak uzun süren ve yoğun duygudurum değişimleri olur. Bu değişimler düşünceleri, duyguları, fiziksel sağlığı, davranışları ve kişinin işlevlerini, yaşamını etkiler. Yani bipolar bozukluk duygularda, düşüncelerde, enerjide ve davranışlarda aşırı değişikliklerle giden ve tedavi edilebilen bir ruhsal bozukluktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>BİPOLAR BOZUKLUK KİŞİNİN HERHANGİ BİR HATASINDAN YA DA KİŞİLİĞİNDEKİ GÜÇSÜZLÜKTEN KAYNAKLANMAZ. TEDAVİ EDİLEBİLİR TIBBİ BİR BOZUKLUKTUR.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mani/hipomani nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Temel belirtiler aşırı neşeli, bazen öfkeli, coşkulu bir duygudurum; düşünce, konuşma ve hareketlerde hızlanma ve benlik kabarmasıdır. Belirtilerin en az 4-7 gün sürmesi gerekir; belirtileri gün boyu sürer ve kişinin ilişkilerini ve işlevlerinin bozulmasına yol açar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Kişi kendini aşırı mutlu ve taşkın, enerjisini artmış hisseder, bazen de aşırı öfkeli olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Az uykuya rağmen çok fazla enerjiktir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Diğerlerinin yetişemeyeceği kadar hızlı konuşur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Düşüncede hızlanma olur, zihninde düşünceleri hızla akmaya başlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Konsantrasyon kaybı vardır, dikkati çabuk dağılır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Kendine güveni artmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Kendini güçlü, önemli, diğerlerinden üstün görür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Fazla para harcama, hediyeler alma, ısmarlama, cinsel aktivitede artma, alkol kullanımında artma, hızlı araba kullanma, kumar oynama, aşırı miktarlarda iş yapma (planlar ve projeler) gibi davranış değişiklikleri görülebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu durum bazen sanki hastalık değilmiş gibi gelir; “gerçek kişiliğine şimdi kavuşmuş” gibidir. Daha ağır durumlarda gerçekte olmayan sesler duymak, nesneler görmek gibi halüsinasyonlar ve dış gerçeklikle ilişkisiz yanlış inanışlar ve düşünceler (şüphecilik, takip edildiğini düşünmek, kendini önemli ve üstün özellikleri olan biri zannetmek vb.) görülür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hipomani maninin daha hafif formudur. Hipomanik dönemde kişi aşırı keyiflidir, her zamankinden daha iyi hisseder, bu dönemde daha üretkendir. Belirtiler hasta veya yakınları tarafından farkedilebilir ancak manide olduğu kadar hayatı güçleştirmez. Kişi genelde bu durumundan hoşnuttur ve ilaçlarını bile kesebilir. Bu dönemden sonra birden mani veya depresyon gelişebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Depresif dönem nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Temel belirtiler çökkünlük, derin üzüntülü bir duygudurum; düşünce, konuşma ve hareketlerde yavaşlama ve durgunluk; değersizlik, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlıktır. Belirtiler en az 2 hafta sürmelidir; hemen hemen her gün ve gün boyu sürmesi ve kişinin ilişkilerini ve işlevlerini bozması gerekir. Duygu alanında çökkünlük, üzüntülü durum; sinirlilik; uyumak isteme; sosyallikte azalma; kendine güvende azalma, değersizlik, suçluluk duyguları; zevk-haz alamama; halsizlik, yorgunluk vardır. Düşünce alanında karamsar düşünceler; alınganlık; kararsızlık; dikkat dağınıklığı; özkıyım düşünceleri, girişimleri vardır. Davranış alanında uyku bozukluğu; iştah değişikliği; enerji azlığı; günlük işleri sürdürmede güçlük; çevreden uzaklaşma, içe kapanma görülür.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Belirtileri özetleyecek olursak:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">* Üzgün, kederli hisseder veya normalde zevk aldığı şeylere karşı ilgisini kaybeder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Kendine bakımı azalır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Çok uyumaktan veya hiç uyuyamamaktan, sabah çok erken uyanmaktan yakınır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* İştah kaybı veya artışı görülür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Dikkatini toplamada veya karar vermede güçlükler yaşar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Unutkanlıktan şikayet eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Kendini değersiz, suçlu hissedebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* Enerji kaybı vardır. Halsizlik ve yorgunluk hisseder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">* İntihar, ölüm düşünceleri olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Karma (ya da mikst) dönem nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gün içinde sıkça değişen mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır. Bazı hastalar bu dönemlerin hepsi ile zaman zaman karşılaşırken, bazı hastalar sadece manik dönem veya depresyon ve hipomani dönemleri yaşıyor olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluk ne zaman başlar?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her yaşta görülebilir (7-77’ye) ama en sık 20’li yaşların başında başlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluk ne kadar sıklıkta görülür?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her 100 kişiden 1-2’sinde görülür. Tüm dünyada benzer sıklıkta görülmektedir. Kadın erkek arasında görülme sıklığı açısından fark yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hastalık nasıl seyreder?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İlk hastalık dönemi mani ya da depresyon dönemi olabilir. İlk hastalık dönemi ile ikincisi arasında “sessiz” dönem olabilir, 3-10 yıllık ara gibi. Hastaların % 90’ında hastalık dönemleri tekrarlar. Hastalık dönemlerinin süresi, sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Alkol ve yasak madde kullanımı hastalık seyrini kötü etkiler, ya hastalık dönemi uzar veya ataklar sıklaşır. Düzensiz ilaç kullanımı da hastalık seyrini olumsuz etkiler. Özellikle koruyucu ilaçların, örneğin lityum gibi, aniden kesilmesi yeni bir hastalık dönemini öne çeker. Hastalık tekrarlama riskini artırır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluğun nedeni nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek bir nedeni yoktur. Yapılan bilimsel çalışmalarda nörotransmiter denilen beyin kimyasallarının dengesinde ve iletiminde sorun olduğu gösterilmiştir. Hastalığın kesin nedeni bilinmiyor olsa da genetik, biyokimyasal ve çevresel nedenlerden kaynaklanan bir hastalık olduğu kabul edilir. Bipolar bozukluk her yaşta ve her cinsiyette ortaya çıkabilir, kişilerin</p>



<p class="wp-block-paragraph">psikolojik yapıları, sosyal durumları ile ilişkili değildir. Stres ve yaşam olayları hastalığın tetiğini çekebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluk genetik, yani kalıtsal mıdır?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Akrabalarının hiçbirinde bipolar bozukluk olmayanlarda hastalık görülme olasılığı % 1-2 iken, birinci derece bir akrabasında (anne-baba veya kardeşlerinde) bipolar bozukluk varsa görülme olasılığı % 7-8’dir. Tek yumurta ikizinde bipolar bozukluk varsa diğer ikizde hastalık görülme olasılığı % 45-60’dir, yani sadece kalıtım tüm hastalığı açıklayamamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluğun tanı ve tedavisinin olabildiğince erken başlatılması neden&nbsp;</strong>önemlidir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bipolar bozukluk sıklıkla depresyon dönemi ile başlamakta, manik dönemler sonraki yıllarda ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden hastalar doğru tanı ve doğru tedavi ile karşılaşana kadar yıllar geçebilir. Ancak erken tanı ve uygun tedaviyle aşağıdakiler önlenebilir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Okul, evlilik ve iş sorunları</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Alkol/madde kullanımı</p>



<p class="wp-block-paragraph">-İntihar girişimleri</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Tedavide karşılaşılabilecek sorunlar: Kişi tedavi öncesi ne kadar çok hastalık dönemi yaşadıysa, sonraki atakların tedavisi de o kadar güç olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Yanlış, uygunsuz tedavi: Kişi bipolar bozukluk yerine örneğin sadece depresyon tedavisi görürse, sonuçta manik atak gelişimine neden olunabilir. Depresyon yani çökkünlük tedavisi için kullanılan antidepresif ilaçlar tek başına kullanıldıklarında maniye yol açabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bipolar bozukluk nasıl tedavi edilir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tedavinin Basamakları: Akut tedavi (hastalık belirtileri başladığı sırada) ve Koruyucu tedavi (yeniden hastalanmayı engelleme).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tedavinin İçeriği:</strong>&nbsp;İlaç, Eğitim ve Psikoterapidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">En önemli tedavi ilaç tedavisidir. İki tedavi stratejisi vardır: İlk önce var olan hastalık döneminin (mani ya da depresyonun) tedavi edilmesi gerekir ve beraberinde hastalık yinelemesini önlemek için koruyucu tedavi planlanır. Sadece hastalık dönemlerinin tedavi edilmesi yeterli değildir. Çünkü bipolar bozukluk tekrarlayan bir ruhsal bozukluktur.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/bipolar-bozukluklar/">BİPOLAR BOZUKLUKLAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/bipolar-bozukluklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ERİKSON VE PİAGET</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/erikson-ve-piaget/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/erikson-ve-piaget/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:04:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5244</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ömer AKGÜL ERİK ERİKSON ve PSİKO SOSYAL GELİŞİM KURAMI Erikson’a göre kişi, çevreyle etkileşim içerisinde, yaşam boyunca büyür. Bunun için Erikson’un kuramı “psiko-sosyal gelişim” olarak da adlandırılmıştır. Benlik, gücünü yavaş yavaş ve yaşam boyunca elde eder. Erikson bu gelişimin sekiz evrede oluştuğunu öne sürer. Bu sekiz dönemden her birinin kendisine özgü gereksinimleri, yerine getirilecek görevleri, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/erikson-ve-piaget/">ERİKSON VE PİAGET</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Ömer AKGÜL</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ERİK ERİKSON ve PSİKO SOSYAL GELİŞİM KURAMI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Erikson’a göre kişi, çevreyle etkileşim içerisinde, yaşam boyunca büyür. Bunun için Erikson’un kuramı “psiko-sosyal gelişim” olarak da adlandırılmıştır. Benlik, gücünü yavaş yavaş ve yaşam boyunca elde eder. Erikson bu gelişimin sekiz evrede oluştuğunu öne sürer. Bu sekiz dönemden her birinin kendisine özgü gereksinimleri, yerine getirilecek görevleri, çözülecek sorunları, duyarlı yönleri, dönüm noktaları, ve özgül bunalımları (kriz) vardır. Normal kişilik gelişmesi, bu gereksinimlerin karşılanması, sorunların çözülmesi, görevlerin uygun zamanda yerine getirilmesi, bunalımların atlatılması ile gerçekleşir. Böylelikle, çatışma denilen şey aslında sürekli, ve durmak bilmeyen bir süreçtir. Ve yine Erikson’a göre “bu çatışmaların çözümleri kültürden kültüre değişmektedir” (Kulaksızoğlu, 1999 s. 31). Birbirinden kesin sınırlarla ayrılmamakla birlikte her dönemin kendine özgü özellikleri, çatışmaları ve krizleri vardır. Kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte tüm insan yaşamının kendine özgü bir seyri vardır (Şener, Şenol, http://www.tip.gazi.edu.tr/akd/dahili/cocukdonem3.html).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aşamalı-türeyim ilkesi gereğince, her çağ, o döneme özgü temel bir çekirdek çatışmanın çözümünü içerir. Bu çekirdek çatışma, benliğin ruhsal-toplumsal gelişme süreci içerisinde aşması gereken bir dönüm noktası, bunalım, kriz olarak yer alır. Her çatışmanın biri olumlu, biri olumsuz iki karşıt kutbu vardır ve bu çatışma hiçbir zaman bütünüyle kesin bir çözüme kavuşmaz. Önemli olan, olumlu kutbun olumsuza göre üstünlük oranıdır, yine de karşıt olumsuz öğe çekirdek olarak bulunur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>JEAN PİAGET (1986-1980) ve BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Piaget : Rüzgâr nasıl oluşur?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Julia : Ağaçlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Piaget : Nereden biliyorsun?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Julia : Onları kollarını sallarken gördüm,</p>



<p class="wp-block-paragraph">Piaget : Bu nasıl rüzgâr oluşturuyor?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Julia : (Elini yüzünün önünde sallayarak) İste böyle. Ama onların kolları daha uzun. Hem</p>



<p class="wp-block-paragraph">daha çok ağaç var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Piaget : Okyanuslardaki rüzgâr nasıl oluşuyor?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Julia : Karadan oraya esiyor. Yok,yok. Dalgalardan&#8230; (Kurtuluş).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Felsefe ve ruhbilimin öncülerinden sayılan İsviçreli bilim adamı Jean Piaget meslek yaşamının büyük bir bölümünü çocukları dinleyip, gözleyerek ve dünyanın her köşesinden bilim adamlarının aynı konuda hazırladıkları bilimsel yayınları inceleyerek geçirdi. Piaget sonuçta; çocukların, yetişkinlerden çok farklı düşündüklerini ortaya koydu. Kendilerini ancak dile getirebilen binlerce çocukla yaptığı görüşmelerden sonra, Piaget söz konusu yaş grubunun dışa vurdukları şirin, ancak mantığa aykırıymış gibi gelen görüşlerinin ardında kendilerine özgü bir düzen ve mantığı olan düşünce süreçlerinin yatabileceği sonucuna vardı. Einstein bunu, &#8220;yalnızca bir dahinin akıl erdirebileceği basitlikte bir buluş&#8221; olarak nitelendirdi. Piaget&#8217;nin ortaya attığı görüş, zekânın özünde yatan işlevlere yeni bir pencere açtı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Piaget asla kendisini bir çocuk ruhbilimcisi olarak görmedi. Onun asıl ilgi alanı, Piaget bu konuya el atıp onu bir bilime dönüştürünceye dek, tıpkı fizik gibi felsefenin bir dalı olarak ele alınan bilgi kuramı idi. Piaget, bilgiye ulaşmanın birden çok yolu olduğunu ve bunların yargılama yoluna gidilmeden bir bilim adamının titizliğiyle incelendiğini öne süren, bir tür göreli bilgi kuramını oluşturdu. Piaget&#8217;den bu yana söz konusu alanın sınırları kadınlara özgü düşünce biçimleri, Afromerkezli düşünce biçimleri, dahası bilgisayara özgü düşünce biçimleri gibi konularla daha da genişledi. Gerçekten de, yapay zekâ ve zekânın bilgi işlem modeli Piaget&#8217;ye sanıldığından çok daha fazla şey borçludur. Piaget&#8217;nin geliştirdiği kuramın özünde, çocukların bilgiye ulaşma yöntemlerinin derinliklerine inilmesinin genelde bilginin nasıl oluşup geliştiğine ışık tutacağı görüşü yatmaktadır. Bu görüşün gerçekten de bilginin daha iyi kavranmasına neden olup olmadığı ise, Piaget ile ilgili her şey gibi, tartışmalı bir konudur. Son on yıldır Piaget&#8217;nin görüşlerine bilginin beynin içsel bir öğesi olduğu yönünde bir görüşle karşı çıkılıyor. İncelikli deneyler yeni doğan bebeklerin Piaget&#8217;nin çocukların oluşturduklarına inandığı bilgilerin bir bölümüne doğuştan sahip olduklarını ortaya koyuyor. Ne var ki, bilişsel kuram alanında Piaget&#8217;nin günümüzde de dev konumunu koruduğuna inananlar için, bebeğin doğuşta sahip olduğu bilgi ile erişkinlerin sahip olduğu bilgi arasındaki fark öylesine büyüktür ki, yeni buluşlar bu açığı kapatmak söyle dursun, olaya daha da gizemli bir boyut kazandırmaktadır.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/erikson-ve-piaget/">ERİKSON VE PİAGET</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/erikson-ve-piaget/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/cinsel-islev-bozukluklari/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/cinsel-islev-bozukluklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:03:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Hamdullah Aydın Cinsellik, sosyal kurallar, değer yargıları ve tabularla belirlenmiş, biyolojik, psikolojik, sosyal yönleri olan özel bir yaşantı olarak tanımlanabilir. Biyolojik boyut, temel olarak üremeyi içermektedir. Hayvan türünde neslin devamlılığına hizmet eden cinsel dürtülenmenin güçlülüğü dikkate alındığında biyolojik boyutun anlamı ortaya çıkmaktadır. Sosyal boyut ise bir yanda iki insanın birlikte oluşu, diğer yanda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/cinsel-islev-bozukluklari/">CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Prof. Dr. Hamdullah Aydın</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph">Cinsellik, sosyal kurallar, değer yargıları ve tabularla belirlenmiş, biyolojik, psikolojik, sosyal yönleri olan özel bir yaşantı olarak tanımlanabilir. Biyolojik boyut, temel olarak üremeyi içermektedir. Hayvan türünde neslin devamlılığına hizmet eden cinsel dürtülenmenin güçlülüğü dikkate alındığında biyolojik boyutun anlamı ortaya çıkmaktadır. Sosyal boyut ise bir yanda iki insanın birlikte oluşu, diğer yanda toplumsal değer yargılarıyla kendini göstermektedir. Toplumsal örgütlenme açısından cinselliğin insanlığın eski çağlarından beri üst yapı kurumları içinde bir dizi kurallara bağlanmış olduğu dikkati çekmektedir. Bu yanıyla cinsellik, değer yargılarından, inançlardan, geleneklerden bağımsız bir şekilde ele alınamamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Psikolojik açıdan cinsellik, bireyin seçtiği, tasarladığı ve zaman zaman erteleyerek de olsa yaşadığı bir boyuttur. Burada “yakınlaşma, bütünleşme, bir olma” gereksinim ve isteği belirgindir. Duygusal paylaşımın yoğunluğu, yakınlaşmayı ve cinsel işlevi belirleyici rol oynamaktadır. Bireyin, paylaşımları doğrultusunda davranış biçimleri de değişebilmektedir. Bu tanımlar çerçevesinde, böylesine özel bir yaşantı modelinde normalite sınırlarının çizilmesi gerekmektedir. Sağlıklı cinsel yaşamın sınırları, anksiyete ve suçluluk uyandırmayan yaşantılar olarak çizilebilir. Farklı gibi görünen davranışlar, kompulsif ve tek doyum yolu olmadıkça sağlıklı kabul edilebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>NORMAL CİNSEL CEVAP DÖNGÜSÜ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Periferik ya da santral, nasıl bir uyarımla başlıyor olursa olsun cinsel cevap, sinir sisteminin tetiklediği bir dizi vasküler değişiklikle kendini göstermektedir. Cevabın ortaya çıkışında özellikle psikolojik durum, endokrin, nörolojik ve vasküler sistem yoğun bir etkileşim içinde rol oynamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Cinsel cevap dört temel aşamayı içermektedir:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1. Uyarılma: Bireyin iç (fantazi) ya da dış uyaranı algılaması ve yaşamasıyla başlamaktadır. Uyarılma, santral ve periferik sinir sisteminin aktive olması anlamına gelmektedir. Uyarılma, kadında vajinal lubrikasyon ve küçük dudakların kanla dolması, erkekte peniste, kadında klitoriste ereksiyon ile karakterize olup, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uyarılma dönemi, bireyin uyarılmaya hazır ya da açık olması gibi bir temel içrel durumda, uygun bir uyaranla başlayan tetiklenmedir denilebilir. Hazır olma, o zamana kadar yaşadıkları ışığında cinsel uyarıyı algılamaya açık olma şeklinde tanımlanabilir. Her birey için farklı olan geçmiş ve gelişim ışığında, her yaşantıda farklı bir hazır olma hali de denilebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2. Plato: Uyarılma sürerken cinsel organda vasküler değişikliklerin tamamlanmasıyla erkekte ereksiyon, kadında vaginal salgılama ve kaslarda gevşeme ortaya çıkmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uyarılmanın sürmesi ile erkeğin testisleri büyüyerek yükselir. Kadının vajinal duvarının dış dörtte üçü boyunca orgazmik platform diye bilinen kasılmalar görülür. Kadında göğüs büyüklüğü % 25 artar. Büyük kas gruplarında kasılmalar olur. Kalp vurumu ve solunum hızlanır, kan basıncı yükselir. Plato dönemi 30 saniye ile birkaç dakika arasında sürer.</p>



<p class="wp-block-paragraph">3. Ejakulasyon/Orgazm: Plato döneminin sonunda ejakulasyonla kendini gösteren, yoğun haz duygusunun yaşanmasıdır. Özellikle orgazm yaşantısının bireysel farklılıklar nedeniyle ortak bir tanımı yapılamamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erkekte semenin güçlü bir şekilde emisyonu ile ejakülasyon ve orgazm olur. Erkek orgazmına prostat, çevre yapıları/kasları ve uretranın dört-beş ritmik spazmı da eşlik eder. Kadında orgazm, vajinanın alt bölümünün istemsiz kasılması ile uterusun güçlü ve sürekli kasılmaları ile karakterizedir. Büyük kas gruplarında, dış ve iç anal sfinkterde kasılmalar olur. Kan basıncı yükselir, kalp atışı artar. Orgazm, üç-beş saniye sürer ve bilincin hafif sislenmesi ile karakterizedir. Uretradan sıvının geçişi erkeğe ejakülasyonun kaçınılmazlığı dönemi adı verilen yaklaşan doruk duygusunu verir. Prostat bir kez kasıldıktan sonra ejakülasyon kaçınılmaz olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">4. Çözülme: Çözülme, genital organlardan kanın çekilmesiyle, tüm değişmelerin geriye dönüşü olup, buna subjektif bir iyilik duygusu eşlik eder. Orgazm olduğunda çözülme hızlıdır, olmazsa iki ile altı saat sürebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çözülme döneminden sonra kişiye göre değişen sürelerde refrakter dönem bulunmaktadır. Refrakter dönem, erkekte birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir ve bu dönemde cinsel yönden yeniden uyarılmaya görece uzakken, kadında refrakter dönem olmadığı, çoklu ve ardarda orgazm kapasitesi olduğu öne sürülmektedir.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/cinsel-islev-bozukluklari/">CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/cinsel-islev-bozukluklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÇOCUKLUKTA DİNİ DUYGUNUN GELİŞİMİ</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/cocuklukta-dini-duygunun-gelisimi/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/cocuklukta-dini-duygunun-gelisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5238</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ömer AKGÜL Yaşam başladığı andan itibaren bir gelişim gösterir. Ve hayatın ilk anları, günleri, yılları insan gelişiminin ileriki dönemlerini etkiler. Doğum öncesinden, ölüm ötesine&#8230; Doğum öncesi dönem bir oluşum evresi olması sebebiyle çocuğun yaşamı ve geleceği açısından büyük önem taşır. Çocuk doğum öncesinde annenin sağlığından, beslenmesinden, yaşam tarzından ve psikolojik durumundan etkilenir. Peki insan Rabbiyle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/cocuklukta-dini-duygunun-gelisimi/">ÇOCUKLUKTA DİNİ DUYGUNUN GELİŞİMİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Ömer AKGÜL</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşam başladığı andan itibaren bir gelişim gösterir. Ve hayatın ilk anları, günleri, yılları insan gelişiminin ileriki dönemlerini etkiler. Doğum öncesinden, ölüm ötesine&#8230; Doğum öncesi dönem bir oluşum evresi olması sebebiyle çocuğun yaşamı ve geleceği açısından büyük önem taşır. Çocuk doğum öncesinde annenin sağlığından, beslenmesinden, yaşam tarzından ve psikolojik durumundan etkilenir. Peki insan Rabbiyle ilk sözleşmesinden hiç etkilenmez mi? Etkilenirse neden bu etki psikoloji kitaplarında yer almaz? Duygu ve düşünceler, tutum ve davranışlar çocukluk döneminde şekillenir. Çocukta, potansiyel olarak dini duygu vardır ve bu duygu çocukluk döneminde duygusaldan zihinsele, somuttan soyuta doğru gelişir. Din eğitimi’nde çocuğun diğer gelişim özellikleriyle birlikte, dini gelişim özelliklerinin de bilinmesi gereklidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocukluk dönemi doğumdan kızlarda 11, erkeklerde 13 yaşa kadar olan dönemdir5. Çocukluk dönemi kendi içerisinde genellikle bebeklik (0-2 yaş), ilk çocukluk (2-7 yaş) ve son çocukluk (7-11k/13e) olmak üzere üçe ayrılır6. Zihinsel, duygusal, sosyal, cinsel, kişisel, ahlaki, dini ve bedeni gelişimin temelleri bebeklik ve çocukluk döneminde atılır. Din duygusu insan fıtratının derinliklerinde vardır. İnsan Allah’ın varlığını fıtratının derinliklerinde çeşitli şekillerde hisseder7. Çocuğun dindar olarak dünyaya gelmediği, fakat dini kabiliyet ve eğiliminin çevredeki uyarıcılarla etkileşim içinde, yaşın ilerlemesine bağlı olarak kendisini açığa vurduğu, biyolojik psikolojik ve sosyal gelişmelerinin dindar bir kişilik sahibi olmasına elverişli olduğu belirtilir8. Çocukluk döneminde bedensel gelişme hızlı, zihinsel gelişme yavaştır. Zihinsel gelişmeler (algılama, sezme, analiz, sentez yapma, tümevarım, tümden gelim vs…) tamamlanmadığı için dini idrak sınırlı bir düzeydedir. Buna rağmen din ve inanç bilişsel, duyuşsal, sezgisel bir süreç olduğu için zihinsel gelişmeler ışığında incelememiz daha uygun olur. Fakat çocuğun dini gelişimiyle ilgili yapılan çalışmaların azlığı ve son dönemde geç kalınmış bir şekilde yapılmış olduğu unutulmamalı, din ve psikolojinin birbirini reddetmenin getirdiği bu sonuç göz önünde bulundurulmalıdır9. Bugün dini duygunun varlığından, etkilerinden bahsedilebiliyor ve bu konuda Din Psikolojisi bir bilim dalı olarak kabul görüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>B. ÇOCUKLUK DÖNEMİ GELİŞİM ÖZELLİKLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1) Bebeklik Dönemi (0-2 yaş)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan gelişimi döllenmeden başlayarak yaşamın sonuna dek sürer. Genel olarak doğumdan sonraki ilk iki yıl içinde insan yavrusu “bebek” olarak kabul edilir. Doğumdan iki yaşına kadar olan evreyi kapsar. Bu dönemde çocuk çevreye muhtaçtır, temel ihtiyaçlarının (beslenme, temizlenme) ailesi tarafından karşılanır. Bedensel gelişme daha gözle görülür bir hızdadır. Bunun yanında zihinsel, duygusal, dil ve psikolojik gelişimi de çok önemlidir. mümkündür. Çevreyle ilk tanışıklık gerçekleşir. Bu dönemde itinalı bakım ve gözetim, çocukta güven duygusunu oluşturmaya büyük çapta yardımcı olabilir10. Tuvalet eğitiminin kazanıldığı bu dönem ikinci ve üçüncü yaşı içine alır. Yürümeye ve konuşmaya başlamıştır. Kazanılan bu iki önemli yetenek sayesinde bağımsız hareket etmek ister. Sürekli oradan oraya koşuşturur, her yere uzanmak, her şeyi tutmak ister. Çevresini araştırmaya keşfetmeye çalışır. Su ile oynar, yemekleri döküp saçmaya başlar, isteklerini karşı çıkılmasına dayanamaz, ağlar, başına buyruk, ele avuca sığmaz, öfkeli bir çocuk olup çıkmıştır. Piaget bu döneme “Duyusal Motor Dönem” adını vererek gelişim basamakları açısından farklı dönemlere ayırmıştır:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>a) (00-02 ay) Refleks:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bebek bu dönemde bazı davranışları tekrarlar. Piaget bunlara şema der. Bebek bu dönemde bebekte yaşaması için muhtaç olduğu reflekslere sahip olduğu görülür. Anne memesini emme, avuç içi refleksi (yakalama), moro refleks vs…</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>b) (02-04 ay) I. Döner Tepkiler:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bebek sahip olduğu şemaları başka obje ve kavramlara dönüştürür. Şemaların bu şekilde tekrarına özümseme der. Meme emen çocuğun bu dönemde bu davranışını başka şekillerde gerçekleştirmeye çalışma isteği görülür. Parmak emme meme emmenin dönüştürülmüş haliyle başlar. İlk temel alışkanlıklar kazanılır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>c) (04-08 ay) II. Döner Tepkiler:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu dönemde çocuk kasıtlı eylemler yapmaya başlar. Neden sonuç ilişkisi fikri oluşmaya başlar. Amaç-araç birbirinden ayrıdır, ,nesne sürekliliği oluşmamıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>d) (08-12 ay) 4. Dönem :</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Niyetli davranış görülür, amaçla-aracın bağlanması ve yeni durumlara uygulanması gerçekleşir, çocuk arzusunu tatmin etmek ister, oyun becerisi gelişmiş ve oyun oynar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>e) (12-18 ay) 5. Dönem:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Faal deneme yanılma yoluyla yeni araçların keşfi görülür, olgunlaşmış nesne sürekliliği gerçekleşir, çevreyi aktif denetleyebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>f) (18-24 ay) 6. Dönem:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuk çevreyi taklit edebilir, birkaç kelime tekrarlayabilir. Nesneyi temsil edebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İlk Çocukluk Dönemi (2-7 yaş)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu dönemde çocuk konuşkan, cıvıl cıvıl ve hayat doludur. Sürekli sorular sorar: “Anne bu ne ? Baba bunun adı ne?, Neden?, Niçin?,” soruları bitmek bilmez. Sık sık büyüklerin sözünü keser, “bana da söyle” diye araya girer. Her şeyi bilmek, tanımak ister. Bir önceki dönemin inatçılığı gitmiş onun yerini uyumluluk ve söz dinlerlik almıştır. Bu dönemin en belirgin özelliği olan kendi işini kendi görmeye bayılır. Çok canlı bir hayal gücü vardır. Duyduklarını abartır, gördüklerini çarpıtarak anlatır. Olmamış şeyleri olmuş gibi anlatır. Çizikler, sıyrıklar ve küçük yaralanmalardan çok etkilenirler. Bir damla kan görse avaz avaz bağırır, ağlar. Kız veya erkek olduğunu ayırt eder. Anne babaya benzeme çabası içine girerler. Kız çocuğu anneye hayrandır, anneyle bir arada bulunmaktan, onunla mutfakta iş yapmaktan çok hoşlanır. Annenin hoşuna</p>



<p class="wp-block-paragraph">gidecek işleri yapmaya özen gösterir. “Bak anne ben ne yaptım” diyerek ondan övgü bekler. Anneyi giyinirken, soyunurken, süslenirken izlemeyi çok sever, dudaklarını boyamaya annesinin topuklu ayakkabılarını giymeye bayılır. Erkek çocuklar da babaya hayrandır. Onun gözünde babadan daha becerikli, daha akıllı ve daha güçlü kimse yoktur. Arkadaşlarına “Benim babam senin babanı döver” diye tartışmaya girişir. Babası gibi tıraş olmaya, babasının sigarasını ağzına almaya kalkar. Kızın anneyi benimsemesi, erkek çocuğunun da babayı örnek alması kişiliğin gelişmesinde en önemli olaydır. Erkek çocuk erkek kimliğini babaya benzeyerek, kız çocuk ta kız kimliğini anneye benzeyerek kazanır. Psikolojide buna “ cinsel özdeşim” adı verilir. Bizim dilimizde bunu anlatan pek çok ata sözleri vardır. Örneğin “kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğlan babadan öğrenir koyun yüzmeyi” gibi. Bu dönemde oyun çocuklar için ayrı bir özelliğe sahiptir. Biz yetişkinler gözüyle oyun, çocuğun eğlenmesine, oyalanmasına yarayan amaçsız bir uğraştır. Oysa çocuk oynadıkça duyuları keskinleşir, becerisi artar. Çünkü oyun, çocuğun en doğal öğrenme ortamıdır. Duydukları, gördüklerini sınayıp denediği, öğrendiklerini pekiştirdiği bir deney odasıdır. Oynayan çocuk kendi küçük dünyasındadır. O dünyaya kendisi hakimdir. Kuralları kendisi koyar, kendisi bozar. Yaşıtları dışındaki kimsenin bu dünyaya girmesini istemez. Evcilik oynayan küçük çocuklar büyükleri yanlarına yaklaştırmazlar. Piaget bu dönemin zihinsel gelişim özelliklerini şöyle açıklar12:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İşlem Öncesi Dönem:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Benmerkezci (egosantrik) düşünce vardır. Güneş çocuk için doğar ve batar, dünya onun için döner, anne baba sadece kendisine hizmet etmelidir vs. tek boyutlu düşünebilme becerisi gelişir. İşlemler ve temsil zenginleşir. Bu dönemde henüz tersine dönüştürme yapamaz (2+3=5 der ama 3+2=5diyemez). Korunum ilkesini kavrayamaz, şimdi burada olanla ilgilenir. Bu dönemin en büyük özelliklerinden birisi de animizmdir (cansız varlıkların, canlı varlıklar gibi telakki edilmesidir13).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Son Çocukluk Dönemi (7-11k/13e yaş)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Okula başlayış ailenin yaşamında çocuğun konuşması, yürümesi gibi önemli bir aşamadır. Okula başlama çocuk yönünden belli bir zeka ve duygusal gelişimi tamamlamış olmayı gerektirir. 6 yaşını bitirdiği halde zekası yeterli olan bir çocuk ruhsal bakımdan evden ayrılabilme olgunluğunu göstermeyebilir. Özellikle oyun ve arkadaşlıktan uzak tutulmuş, dışarı çıkarılmamış çocuklar için evden ayrılış ürkütücüdür. Okulların açıldığı ilk günlerde, her sınıfta birkaç anneyi sıralarda çocukları ile birlikte otururken görmek olağandır. Okula korku ile giden ve hep evi düşünen bir çocuğun kendini okuma ve öğrenmeye vermesi kolay olmaz. Ayrıca yaşıtları içine karışması, birlikte oynaması ve arkadaşlık kurması güç olur. Okula uyumu ve başarısı bir anlamda anne-babanın yetiştirmedeki başarısının bir ölçüsüdür. Zeka nedir? Zeka zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Piaget’e göre uyum becerisidir14. Öğrenme ile zeka arasında yakın bir ilişki olduğunu bu tanımdan anlıyoruz. En zeki kişi en çabuk ve en çok öğrenebilen kişidir. Zekanın gelişim evreleri: iki yaşından önce kavramların belirmediği gerçek anlamda genelleme zeka yeteneğinin gelişmediği yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Doğumdan iki yıl sonrasına kadar devam eden bu dönem duyusal hareketlilik dönemidir. Bu dönemde çocuk duyularını kullanmaya, uyaranlara uygun tepkiler vermeye ve devinimleri yinelemeye çalışır. 2-4 aylar arasında ellerini izlemeye başlar, ama bir nesneye uzanamaz. 5 (beş) aydan önce görüş alanından çıkan bir nesneyi aramaz. Örneğin renkli bir çıngırak gözü önünde yastığının altına konsa gözünü dikip oraya bakmaz. Görüş alanından çıkan nesne onun için yok olmuştur. sekizinci aydan sonra gözden uzaklaşan örneğin yastık altına konan bir emziği arar bulur. Ancak emzik oradan alınırsa emziği yine aynı yerde arar. Çocuk birinci yaştan sonra bir değnek yardımıyla oyuncağı kendine çekmeye çalışır, bir oyuncağı ilk sakladığı yerde değil son sakladığı yerde arar. İki yaşından sonra çocukta kavramlar gelişmeye başlar. Bu evrede çocuk nesneleri başka şeylerin simgesi gibi kullanmaya başlar. Örneğin bir değneğe binip at gibi dolaşabilir elindeki bebekle canlıymış gibi oynar ve konuşur. Dil hızla gelişir. Simgelerle konuşma ve genelleme başlar. Çocuğun sayı, zaman, büyüklük, renk, ağırlık gibi kavramları çok basit düzeydedir. 4-7 yaşlar arasındaki çocuk iki eşit bardağı su doldurulsa, sonra bu bardaktan biri daha uzun ve ince bir bardağa boşaltılsa ve çocuğa hangisinde daha çok su olduğu sorulsa, ince uzun bardağı gösterir. Çocuğun sayıları öğrenmesi de başlangıçta ezber yoluyla olur. Örneğin parmaklarını sayması istenen çocuk baş parmaktan başlamışsa bu istek yineleyince ancak baş parmaktan başlayarak doğru sayabilir. Serçe parmağından başlaması istenirse “bu bir değil” diyerek baş parmağının bir olduğunu söyler. Başka bir deyimle sayı kavramı daha yerine oturmamış, nesnelerden ayrı soyut bir nitelik kazanmamıştır. Somut işlemler dönemi adı verilen 7-11 yaşları arası sayı, zaman, uzay, ağırlık, boyut, hacim kavramları iyice yerleşmeye başlar. Ancak soyut düşünme yeteneği henüz tam gelişmemiştir. Onur, millet, ülke, ölüm gibi kavramlar daha çok tam anlamadan okulda ezberlediği şekliyle zihinde yer eder. Bu yaş çocukları deyimleri anlamakta güçlük çeke, benzetmeleri somut anlamları ile kavrarlar. Örneğin “büyük adam” sözünü iri ve uzun boylu adam olarak anlarlar. 11 yaşından sonra ise soyut kavramların yerleşmesi ve kavranması gerçekleşir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kavramlar bu yaşlardan sonra gelişmeye başlar. Ancak zeki çocuklarda soyut düşünce, mantık yürütme ve muhakeme zeka oranına göre daha erken yaşlarda başlar. Piaget bu dönemi somut işlemler dönemi olarak açıklar15:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Somut İşlemler Dönemi:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Parça bütün ilişkisi kurulur. Gruplandırma, sınıflandırma, sıralama becerileri gelişir. Çok boyutlu düşünce başlar, tersine dönüştürme ve sosyal beceriler gerçekleşir. Hacim, ağırlık, kütle korununun farkındadır. Rol alabilir. Temsil yeteneği genişler. Gelişmiş mantıksal düşünce vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>C. ÇOCUKLUK DÖNEMİ DİNİ GELİŞİM ÖZELLİKLERİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğum öncesinde başlayan dini hayat, doğumla birlikte farklı bir gelişim kazanır. Dolayısıyla fıtri bir duygu olan din, insan ruhunu doğuştan Allah’ı tanımaya ve bilmeye yöneltir. Psikoloji araştırmalarında da din duygusuna artık yer verilmektedir. Her ne kadar dine bakışımızı, dini duygu ve tecrübeyi ifade etme çabamızı değiştirmeyecek olsa da, bilimsel anlamda sunulan bir genetik buluş ışığında inanç geni adı verilen bir keşif yapılmıştır16. Buradan da anlaşılıyor ki bu konuda insan ilgisi devam ediyor. Ve bu ilginin kaynağı belki de fıtrat dediğimiz saiktan geliyordur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocukluk döneminde dini gelişim özelliklerini incelerken bebeklik, ilk çocukluk ve son çocukluk olarak, bazı gelişim görevlerini göz önüne alarak şu şekilde işleyebiliriz:· Çocuklar, dini kavramları, gelişim aşamalarına göre değerlendirirler ve öylece ifade ederler. Allah ve ibadet kavramları, kavram gelişimine paralel olarak, somuttan soyuta doğru ilerleyerek gelişir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">· İlk çocuklukta düşünce antropomorfisttir. Bu genel düşünce yapısından dini kavramlar da etkilenirler. Bu dönemde Allah, insani vasıfların tümünü taşıyan, çocuğun görebileceği en yüce mekan olan gökyüzünde oturan, arkadaşları ve düşmanları olan, genelde yaşlı olan bir dede olarak tasvir edilir. Ve ibadetler ilk aşamada büyüklerin teveccühünü kazanmak için yapılan faaliyetler olarak gözlenir. Ancak 12 yaşından itibaren çocuk Allah ile arasında bir iletişim kurabilecek zihni düzeye gelebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">· Yine ilk çocuklukta düşüncenin sunileştirme özelliğinden dolayı çocuklar tabiattaki varlıkların insanlar veya Allah tarafından yapıldığını sanırlar. Fakat Allah’ın da büyük bir insan gibi tasavvur edildiğini göz önüne alırsak yaratıcı bir Allah’ın her şeyi yoktan yarattığı inancı, bu düşünce özelliğinden dolayı, pek kavranır gibi gözükmemektedir. Cennet bu dönemde bazen dünya küresi gibi bir küredir ve ölenler füze gibi bir aletle oraya taşınır17.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>1) Bebeklik Dönemi (0-2 yaş)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan ruhunda kendini ilk belli eden duygudur. Duygu, insan ruhunun temel bir unsuru olarak bütün ömür boyunca devam eder. Psikolojide dini duygu bir realite olarak kabul edilmektedir. Çünkü insandaki dini faaliyetlerin psikolojik etkisine bakıldığında, bu faaliyetlerin duygusal bir karakteri olduğu açıkça görülmektedir18. Bebeklik döneminde çocuğa dini ilk uyarıcı kulağa okunan ezan, isim verme, sünnet töreni ve ninnilerdir. Bir de 2 yaşına yaklaşıldığında birkaç kelime, Allah lafzı ve ebeveynlerin bazı dini davranışlarının taklidiyle sınırlıdır. Çünkü bu dönemde algılama ve öğrenme gelişmemiştir. Çocuk için bu dönemde dini gelişim güven, sevgi ve bağlanma gibi duygularla sınırlıdır19.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>2) İlk Çocukluk Dönemi (2-7 yaş)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuk iki yaşından itibaren konuşmaya, idrak etmeye, kendisini ve çevresini anlamaya; çevrenin etkisine girmeye başlar. Aile çok önemlidir. Çevreyi merak eder. Sürekli sorular sorar. Verilen cevapları sorgulamadan alır ve onlara hemen inanır. Bu dönemde antropomorfik (Allah’ı büyük çok büyük bir insan gibi tasavvur etme, soyutu somut olarak algılama) düşünce vardır. Çocuk büyüklerinden gördüklerini taklit eder. Sofraya besmeleyle oturur, hamd ederek kalkar. Sık sık tekrarlamalar görülür. Sıfatları anlar. Büyük küçük manasını bilir. Kutsal geceler ve merasimler, bayramlar ve hediyeleşmek çocuk için çok önemli. Dinin sevindiren ve kolaylaştıran bir unsur olarak çocuğa sunulması gerekli. Dini hikayeler ve masalların etkisi büyük bu dönemde. Çocuğa uygulanacak merhamet ve sevgi dolu eğitim, çocuğa anlatılan Allah’ın sıfatlarıyla bütünleşince Allah tasavvuru daha kuvvetli, güven verici ve kalıcı olacaktır. Baskı ve korkuyla eğitilen çocuk ise Allah’ı ceza veren bir varlık olarak kabul edebilir20.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3) Son Çocukluk Dönemi (7-11k/13e yaş)</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kavramları anlamaya başlar. Gerçekçi bir din anlayışı oluşmaya başlar. Dine ilgisi artar. Bilinçlenir. Sorularına aldığı cevapları sorgular. Aklında sınar. Sorularına ciddi ve doğru cevaplar verilmeli. Antropomorfik düşünce yerini sembolik düşünceye bırakır. Aile çok önemlidir. Örnekliği çok önemlidir. Dini sunuş çok önemlidir. Okul, öğretmen, arkadaş gibi yeni çevre de çocuğu etkiler. Bilgiler sunar. Uyum gerekir. Mesuliyet ve birliktelik duygusu gelişir. Cemaatle yapılan ibadetler dine ilgiyi arttırır. Namaza bu dönemde başlanılır. Gerçekleşebilecek dualar edilmeli. Kuran eğitimi. Erkeklerde sünnet. Allah sığınılan ve yardım talep edilen, ibadet yapılan bir varlık olarak sunulmalı. oyun eğitimde kullanılmalı. Oruç. Din, Allah ve peygamber sevdirilmelidir.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/cocuklukta-dini-duygunun-gelisimi/">ÇOCUKLUKTA DİNİ DUYGUNUN GELİŞİMİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/cocuklukta-dini-duygunun-gelisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DOKTOR-HASTA İLİŞKİSİ VE İLETİŞİMSEL SORUNLAR</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/doktor-hasta-iliskisi-ve-iletisimsel-sorunlar/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/doktor-hasta-iliskisi-ve-iletisimsel-sorunlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 17:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5235</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yrd. Doç. Dr. Mustafa YAĞBASAN Sağlık hizmetleri profesyonelleri, hastalar ve kanser bakımına olan holistik yaklaşımın öneminde genel halk arasında bilinçlilik artmıştır. Bütünleyici tedavileri de içeren psikososyal engellemeler kanserli insanların hayat kalitesini (QoL) düzeltmek için teşhisle bağlantılı olarak sıkıntıyı azalmaya yardımcı olarak ve düzeltilmiş psikolojik ayarlama kanser deneyimini kolaylaştırarak yardımcı olabilir. Aşağıdaki makale kendi QoL’lerinde yaşam [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/doktor-hasta-iliskisi-ve-iletisimsel-sorunlar/">DOKTOR-HASTA İLİŞKİSİ VE İLETİŞİMSEL SORUNLAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Yrd. Doç. Dr. Mustafa YAĞBASAN</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph">Sağlık hizmetleri profesyonelleri, hastalar ve kanser bakımına olan holistik yaklaşımın öneminde genel halk arasında bilinçlilik artmıştır. Bütünleyici tedavileri de içeren psikososyal engellemeler kanserli insanların hayat kalitesini (QoL) düzeltmek için teşhisle bağlantılı olarak sıkıntıyı azalmaya yardımcı olarak ve düzeltilmiş psikolojik ayarlama kanser deneyimini kolaylaştırarak yardımcı olabilir. Aşağıdaki makale kendi QoL’lerinde yaşam kalitesi üzerine refleksolojinin yararlarında müşterilerin algılarını ARC Kanser Destek Merkezi Dublin, İrlanda’da anektodal sonuçları gösterir. Refleksoloji engellemeleri müşterilerin fiziksel ve psikolojik fonksiyonlarını da içeren zarar görme ve fonksiyonel durum seviyeleri üzerinde olumlu olarak etkilemek için genel sağlık algıları gerektirmeleri ile hissedilmiştir. Bu belge bu bulguların daha ötedekilerin temelini nasıl oluşturabileceğini kanserli insanlar için refleksolojinin yararlarının ARC Kanser Destek Merkezinde daha dikkatli değerlendirilmesini tartışır. 2002 Elsevier Science Ltd. Tüm hakları korunur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">QoL faktörleri kanser bakımına olan holistik yaklaşımın uygunluğuna hastalar, genel halk ve sağlık hizmetleri profesyonelleri arasında bilinçlenmeyi arttırırken, ayrıca bütünleyici tedaviler kanserli QoL hastaları üzerinde etkiyi araştırmak için değerlendirmeyi gerekli olduğu da ayrıca onaylanmıştır (Fallowfield 1995, Bell &amp; Sikora 1996, Richardson 2000, Gambles et al. 2001). ARC (Bakımdan sonra, Araştırma, Danışmanlık) Kanser Destek Merkezi Psikososyal engellemeler aralığında bütünleyici tedavileri, eğitici ve davranışsal tedavi, danışmanlık ve grup desteğini de içerdiği gibi partnerlerini ve/veya bakıcılarını içeren Dublin, İrlanda’da kayıtlı bulunan kar amacı gütmeyen bir yardım derneğidir. Görünen makale ARC Kanser Destek Merkezinde başlangıçta, anektodal bulguların genel taslağını müşterilerin algılarını kendi QoL’leri üzerinde refleksolojinin yararlarıyla bağlantılı olarak sunar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAK TARAMASI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">QoL’i düzeltmek için psikososyal engelleme olarak bütünletici tedavi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hem kanser teşhisinin travması hemde zıt fiziksel ve psikolojik semptomların hastalık deneyimi ve kanser tedavisi ile bağlantılı önceden tutmak ve hafifletmek için erken müdahale için gereklilik konusunda bilinçlenme artmıştır (Cella et al. 1990, Mermelstein &amp; Lesko 1992, Munkres et al. 1992, Spiegel 1993, Burish &amp; Redd 1994, Cordova et al. 1995, Ferrell 1995, Tjemsland et al. 1996, Holland 1999). &nbsp;Hafif masaj, koku tedavisi, rahatlama ve refleksoloji gibi bütünleyici tedavileri de içeren psikososyal müdahaleler geleneksel kanser tedavisi ile ilişkili olarak sağlanması rahatlama tepkisini yükselterek, duygusal desteği sağlayarak ve duygusal kontrolü, hali ve psikolojik refahı arttırarak kanserli insanların korkularını ve sıkıntılarını deneyimlemeyi azaltması için yardımcı olabilir(Benson 1976, Fallowfield 1995, Greer et al. 1992, Doan 1998, Penson 1998, Laffoy 1999, Hodgson 2000, Stephenson et al. 2000). Bütünleyici tedaviler kanser olan bazı hastaların önemli psikolojik ihtiyaçlarını yerine getirebilir(Downer et al. 1994). Bu müdahaleler hastalara destek ve kabul sunar ve belirsizlik, korku, kızgınlık, kaybetme ve kanser deneyimiyle ilgili sıkıntı duygularıyla başedebilmek ve itiraf edebilmek için belirti azalması ile yardımcı olabilir(Crowther 1991, Ferrell-Torry &amp; Glick 1993, Downer et al. 1994, Sloman 1995, Bell &amp; Sikora 1996, Trousdale 1996, Penson 1998, Hodgson 2000, Stephenson et al. 2000). Psikososyal destek kanser hastalığına düzeltilmiş psikolojik değerlendirme üzerine olan önemli etkisi gösterilmiştir(Watson 1983, Dunkel-Schetter 1984, Dunkel-Schetter et al. 1992, Spiegel 1993, Arathuzik 1991a, 1991b, 1994). Bütünleyici tedaviler hayati tehlike oluşturan hastalıklarla karşı karşıya bulunan insanlar için daha fazla seçenek ve kontrol olanağı sunar (Penson 1998) ve alınan bakım unsuru refah ve QoL duygusu için önemli etkileri düzeltilebilir(Benner &amp; Wruble 1989).</p>



<p class="wp-block-paragraph">İYİLEŞTİRİCİ MÜDAHALE OLARAK REFLEKSOLOJİ İÇİN GEREKÇE</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Refleksoloji Teorisi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Refleksoloji, sinir iletişimini düzeltmek, fizyolojik fonksiyonu uyumlaştırmak ve rahatlama cevabını düzenlemek için tasarlanan ayak ve el basınç tedavi birleşimidir(Crane 1997, Kuhn 1999, Stephenson et al. 2000). Refleksolojinin etkileri ile ilgili birçok teori vardır, bir proprioseptif teori olarak sinir alıcıları, merkez ve çevresel sinir sistemlerinin başından sonuna kadar bağlantılı olmanın üzerinde durur(Stephenson et al. 2000). Refleks arkı bir dereceye kadar bilinç kontrolü içermeyen basit sinir döngüsüdür (Crane 1997). Refleksoloji uygulaması eller ve ayaklar üzerinde vücuttaki tüm kaslara, sinirlere, organlara, bezelere ve kemiklere karşılık gelen refleks noktaları olduğu öncülüne dayanır (Crane 1997, Kuhn 1999, Hodgson 2000), ve bu refleks noktalarını uyarmak için ellere ve/veya ayaklara yumuşak basınc uygulamasını içerir(Crane 1997, Hodgson 2000). Hastalık fonksiyonda dengesizlik yaratırsa, sinir sinyali engellenebilir. Eller ve ayaklar üzerindeki belirli noktalara yapılan basınç daha iyi kan akışına, sinir sinyalleri, toksinlerin ve endorfinlerin salınımına katkıda bulunmak için, geliştirilmiş fonksiyonu ve refahı kolaylaştırmak için nitelendirilir(Kuhn 1999). Refleksolojinin kullanımı rahatlama cevabında indüksiyona katkıda bulunur ve sonuç olarak korku azalmasında etkisi olabilir(Crane 1997, Stephenson et al. 2000).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ÇALIŞMANIN AMACI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çalışma müşterilerin algılarını refleksoloji müdahalelerinden alınan yararlardan geriye dönük bir şekilde incelenmiştir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">*Müşterilerin algılarını onların QoL’leri üzerinden refleksoloji müdahalelerinin yararlarını tanımlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">*Refleksoloji müdahalelerinin yararlarında müşterilerin algılarıyla alakalı yaygın konular olup olmayacağını tanımlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">*QoL’in farklı etki alanları üzerinden alınan refleksoloji müdahalelerinin etkisini belirler.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>YÖNTEMBİLİM</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Refleksoloji çizelgeleri 1998’de ARC Kanser Destek Merkezi’nde müdahalelerin başlangıcında terapistler tarafından korunur. Tüm müşteriler haftalık aralıklarla süren refleksoloji tedavilerimdem önce sağlık onayı alır. Müşterilerin niteliksel, değerlendirici yorumları müdahale sürecinde sürmekte olan temelde kaydedilmiştir. Tüm kayıtlı müdahale bilgisi kişiye göre değişir ve niteliklidir. Müşterilerin tablolarından bir örnek 2001 Nisanında rastgele seçilmiş ve incelenmiştir. Tanımlayıcı istatistikler göstergeler ve QoL’in etki alanlarına dayanarak refleksoloji müdahalelerinin yararlarında müşterilerin algılarını sınıflandırmak için değerlendirilmiştir (Patrick &amp; Ericson 1993). Tablo 1 ARC Kanser Destek Merkezinde refleksoloji müdahalelerini alan müşterilerin çoğunluğu yaşları 40 ile 69 arasında değişen ve ilk göğüs kanseri ile teşhis edilen kadınlardır. Kanserin seviyesi müşterilerin çizelgelerinde belirtilmemesine rağmen bazı müşterilerin ikincil kanseri vardır. Müşterilerin çoğunluğu ya kanser tedavisini, ışın tedavisini ya da her ikisinin birleşimini alıyor ya da almıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tablo 2’de gösterilmiş olan QoL’in yararları müşterilerin çizelgelerinde hem tedavi süreci sonunda hem de aşağıdaki bireysel refleksoloji tedavi bölümlerinde kaydedilmiştir. Müşteriler iki QoL göstergesiyle (fonksiyonel durum ve bozulma) ilgili olarak aşağıdaki refleksoloji müdahalelerindeki ilerlemeleri rapor etmiştir(Patrick &amp; Ericson 1993). Müşterilerin algıladıkları yararları bu iki QoL kavramını kendi alakalı etkinlik alanıyla bağlantılı olarak sınıflandırılabilir. Fonksiyonel durumu hem düzeltilmiş fiziksel fonksiyonu (örneğin uyku ve azalan enerji) ve psikolojik fonksiyon (örneğin rahatlama, kendiyle başa çıkmanın gelişmiş hissi ve gerilmede azalma)yı kapsarken bozulma ağrı gidermeye gücü yetmesi ve düzeltilmiş vücut fonksiyonu gibi deneyimlenen semptomlarda ve öznel şikâyetlerde değişiklikleri kapsar. Bu geniş kapsamlı ilerlemeler iyileştirilmiş sağlık algısında üçüncü QoL kavramına katkıda bulunur (Patrick &amp; Erickson 1993, Ferrell et al. 1995).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Psikolojik fonksiyona dayanarak Tablo 2 müşterilerin %34’ünün rahatlama duyusunu rapor etmiş, %6,4’ü gerilmede azalma ve ilerlemiş üstesinden gelme hissini deneyimlemişlerken müşterilerin %29,8’i benlik duygusu (‘iyi’, daha olumlu ve düzelmiş refah olarak tanımlanır) geliştirilmiş olduğunu rapor ettiklerini gösterir. Fiziksel fonksiyondaki düzelmelere dayanarak, müşterilerin %29,8’i uyku düzenindeki ilerlemeyi ve %27,6’sı da enerji seviyelerindeki artışı rapor etmişlerdir. Tablo 2 ayrıca müşterilerin %23’ünün refleksoloji müdahalelerinin deneyimlenen ağrı inancından sağladığını nitelendirmişken, müşterilerin %27,7’si refleksolojinin ilerlemiş vücut fonksiyonlarına katkı sağladığını dikkate almışlardır. Refleksolojinin yararlarınında müşterilerin öznel değerlendirmelerinin örneği hem refleksoloji tedavisi sırasında hemde aşağıdaki bölümde not edilip Kutu 1’de gösterilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>TARTIŞMA</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Refleksoloji ve QoL göstergelerinin etkileşimi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağlık kavramındaki QoL kişiler tarafından tahsis edilmiş değer olarak (1)fonksiyonel durum, (2)bozulmalar, (3)sağlık anlayışı, (4)fırsatlar ve (5) ölüm ve hayat süreci hastalığın, yaralanmanın, tedavinin ya da prensiplerin etkisine aracılığıyla değiştirilmiştir. QoL’in beş göstergesi tavırlar, davranışlar, algılar ve eylemin ve düşüncenin alanındaki etkinlik alanlarına bölünebilir (Patrick &amp; Ericson 1993). Kanser hastaları içim olan QoL etkinlik alanları fiziksel, psikolojik, sosyal ve ruhsal refahı içerir(Fallowfield 1990, Ferrell et al. 1995). Farklı kavramlar ve etkinlik alanları sağlık durumunu sınıflandırmada etkileşim içinde olabilmesine rağmen (Patrick &amp; Erickson 1993) aynı etkileşim bireysel QoL için içerir. Örneğin, çalışmamızda düzeltilmiş fiziksel fonksiyon ve azaltılmış ağrı deneyimi refleksoloji tedavilerini izleyerek (Tablo 2) müşterilerin algıları gelişmiş benlik duygusuna (daha fazla refah ve daha olumlu hissetmek gibi tanımlanabilir) refleksoloji müdahalelerine olan bu QoL ilerlemelerine katkı sağlayan müşterilerin %29,8’inin deneyimlediği gibidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Fonksiyonel durumda refleksolojinin olası yararları ve kanser hastalarında azalma</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sağlıkla ilgili QoL’de daha küçük semptomlar fizyolojik ya da sosyal fonksiyonuna zarar veremezken, büyük eksiklikler ve semptomlar büyük psikolojik ve sosyal işlev bozukluğuna neden olabilir (Patrick &amp; Erickson 1993). Kanserle bağlantılı olan semptomların pek çoğu kişinin ağrı deneyimini kötüleştirebilir, bitişik yapıların metastatik saldırısı da olabilir (Twycross 1994, Buckman 1996, Parris 1997). Otonom ve somatosensori reaktivitesi için ağrı gerilme döngüsü tarafından korunan ve şiddetlendirilen ağrıya koşullandırılmış cevabını verebilmesi için olasıdır(Evers et al. 2001). İlerlemiş ağrıyla ilgili olan çoğunlukla duygu korkudur(Sternbach 1976). Hastanın korkularıyla alakalı olan kavramdaki uyarılmış korku, örneğin, tıbbi prosedürler hakkında korku, ağrının daha çok algılanmasıyla sonuçlanır (Breitbart et al. 1997). Bununla birlikte, kanser ağrısını hafifleten somatik olarak düzenlenmiş müdahaleler psikolojik rahatsızlığı azaltmak için de gösterilirken, duygusal sıkıntıyı rahatlatmayı amaçlayan psikososyal müdahaleler nosisepsiyon üzerinde büyük bir etkisi vardır (Breitbart et al. 1997). Kanser hastaları çoğunlukla korku ve bunalımı, ciddi rahatsızlığı tecrübe eder(Watson 1991, Breitbart et al. 1997, Passik et al. 1997). Çalışmalar korku ve bunalımın ağrı deneyiminde azalma ile olası ağrı aşamasıyla artarak bağlantılı olduğunu gösterir (O’Boyle et al. 1988). Tutumun ve halin semptomların yoğunluğu üzerinde döngüsel etkisi olabilir (Peteet et al. 1986).</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çalışma kapsamında, korku ve gerilmedeki azalma, refleksoloji müdahalesini izleyen rahatlama durumu ile birlikte deneyimlenmesi ağrı-korku-gerilme döngüsü üzerinde etkisi olur (Sloman 1995) müşterilerin %23’ü refleksoloji tedavisini izleyen ağrıyı deneyimlediklerini söylerken, müşterilerin %34’ü rahatlama ile karşılaştıklarını, %29,8’i uykularının düzeldiğini, müşterilerin %27,6’sı enerjilerinin arttığını ve %27,7’si de vücut fonksiyonlarının düzeldiğini belirtmiştir (Tablo 2). Bu anektosdal bulgular kaynaklardaki bulgularla birbirini tutar. Stephenson ve diğerleri (2000) tarafından yapılan çalışmada ayak refleksolojisinin korku ve ağrı üzerinde olan etkileri kanser göğüs ve akciğer kanseri olan hastalarda sanki kendi kontrollerindeymiş gibi davranırken korku değerleri önemli bir şekilde ayak refleksolojisinden sonra daha düşük çıkmıştır. Hodgson (2000) tarafından yapılan çalışmada kanser için hafifletici bakım alan hastaların QoL üzerinde refleksoloji müdahalelerinin etkisi refleksoloji grubu ve plasebo alan grup arasında önemli farklılık bulmuştur, önceki grup sonrakinden daha çok yarar sağlamıştır. Coxon (1998) tarafından yapılan nitelikli çalışmada müşterilerin refleksoloji müdahalelerinden semptomlar için aldıkları yararlar hem migren, baş ağrıları, sırt ağrısı, kronik yorgunluk ve/veya romatizma “göstermiştir ki cevap niteliğindeki her hissedilen genellikle nasıl hissettiklerini refleksolojinin nasıl bir etki yaptığını düzenli alınan ağrılar ve düzenl, baş etme , azalan yorgunluk ve rahatlamanın daha çok hissiyatı ile belirlenmiş yararlarını getirir. Trousdeell (1996) tarafından yapılan nitelikli çalışma refleksolojinin stres seviyelerini ve semptomları azaltmada ve mücadelede ruhsal sağlık problemleri olan bir grup kadın için refah hissinin arttığını göstermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tümör ve ağrı kontrolü geleneksel kanser tedavisinde öncelikli amaç iken, bu gidi tedavilerin yan etkileri yorgunluk, ağrı, nefes darlığı, fiziksel bozulma, cinsel ve mahremiyet konuları ve bilişsel bozulmalardan herhangi biri kanserden sağ kalanların fiziksel rahatlığını tüketebilir (Ferrell et al. 1995). Güncel çalışmanın içeriğinde, hastalar geleneksel kanser tedavisinden olası yan etkileri deneyimleyebilirler (Oberst et al. 1991, Munkres et al. 1992). Bu yan etkilerin refleksoloji tedavileri tamamlandıkça azalabileceği olasıdır. Müşteriler refleksoloji terapistlerine kanser tedavilerini izleyen ‘iyi ve kötü’ günlerin farkında olduklarını ve refleksoloji tedavilerinin kötü günlerin sonuçlarını değiştirecek izlenimini verdiği şeklinde yorumlamışlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Biyopsikososyal model ve QoL’in içeriğindeki Refleksoloji</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanser ve ilgili tedavilerin deneyimlenmesi tehlike, zarar ve/veya hasarı içeren stresli değerlendirmeler üretebilir (Lazarus &amp; Folkman 1984). Bu gibi değerlendirmeler hali doğrudan etkileyebilir ve durumu üzerinde semptom endişesinin etkilerine aracılık eder. QoL göstergeleri ve etkinlik alanlarının olası etkileşimi (örneğin, psikolojik refah üzerinde düzeltilmiş fiziksel fonksiyonun etkisi) sürmekte olan anektodal çalışma ile ilgili olarak biyolojik, psikolojik ve sosyal değişkenlerin karmaşık etkileşiminin sonucu olarak hastalık üzerindeki biyopsikososyal modele odaklanarak gösterir. Hastalık ‘öznel deneyim yada kendine yükleme olarak tanımlanabilirken hasta insan ve onun ailesinin üyeler, ve daha geniş sosyal ağı nasıl alır, birlikte yaşar ve semptomlara ve yetersizliğe cevap vereceği ile ilgilidir (Waddell 1992, Fordyce 1995, Turk 1996). İnsanların ağrıya başlangıçta semptomlara tepkileri ve koşul devam ettikçe cevapların nasıl değişeceği oldukça çok değişiklik gösterir. Ağrı ve QoL’in içerikleri çok ilgili olduğu varsayıldığı için, bu ilişkinin doğası sadece geçenlerde tamamen kabul edilmiştir(Skevington 1995). Bu çalışmayla ilgili anektodal bulgular müşterilerin fonksiyonel durumunun olası etkileşimini ve bozulma durumunu gösterir, bu sayede rahatlamak için beceri artar, ağrı deneyimi azalır, uyku düzelir ve düzelmiş vücut fonksiyonları müşterilerin baş etme yeteneğini ve benlik algısı geliştirilmiş olabilir (Tablo 2).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Refleksolojinin baş etme ve öz yeterlilik üzerindeki algılanan etkisi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanser hastaları kendi korkularını ve ağrılarını kronik problem olarak yönetmelidir (Stephenson et al. 2000). Kanser sadece hastaların fiziksel sağlığını değil aynı zamanda onların duygusal refahını da tehdit eder (Jarrett et al. 1992). Kanser hastalarının çoğunluğunun yanıtlarla başa çıkmanın geniş repertuarını kullanıldığı gösterilir (Jarrett et al. 1992). Bu çalışmada refleksoloji müdahaleleri izler, müşterilerin %29.8’i benlik duygusunu geliştirmiş olduğunu rapor etmiştir, ‘büyük refah duygusu’ olarak tanımlanır ve ‘daha olumlu’ hissedilirken müşterilerin %6.4’ü düzeltilmiş baş etmeyi raporlamıştır (Tablo2). Bu bulgular tekrar QoL göstergeleri ve etkileşim alanlarının olası etkileşimli etkilerini gösterir (Patrick &amp; Ericson 1993). Günlük rutinleri ve konuların uygulanma kapasitesi kişisel bağımsızlığa karar verir (Patrick &amp; Erickson 1993), öz yeterlilik duygusunun, üstünlüğün ve güvenin esas belirleyicisidir (Bandura 1977, Schwarzer 1992). Öz yeterlilik, kişisel becerideki inanç seçilen baş edilecek davranışları etkiler. Karşılık olarak, baş etme davranışının olası sonucu öz yeterliliği geri bildirimin bilme ve davranış arasında sürekli döngüsü etkiler (Zamble &amp; Gekoski 1994). Çalışmalar öz yeterlilikteki inançları sağlığı tehdit eden olaylar ile baş etme durumunda daha aktif olması için bağlantı kurar (Pearlin &amp; Schooler 1978, Strickland 1978). Rahatlama cevabı korkuya karşı çıkandır (Benson 1976, Arathusik 1994, Sloman 1995, Stephenson et al. 2000) ve araştırma kas gerilimi, otonom hyperarousal, korku ve ağrı arasında ilişki molduğunu göstermiştir (örneğin Fishman &amp; Loscales 1987). Potansiyel olarak tehditkar olaylar üzerinde kontrol uygulamasındaki algılanan öz yeterlilik korku uyarılması ve azalmasında merkez rolünü oynar (Bandura 1986). Refleksoloji müdahalelerinin algılanan yararları (Tablo 2) ayrıntılı olarak müşterilerin refahı üzerine, olayların algılanması, müşterilerin baş etme becerisi ve öz yeterlilik duyguları tesir etmişken(Bandura 1977, Pearlin &amp; Schooler 1978, Schwarzer 1992), Kutu 1’de gösterilen yorumlar kişisel QoL üzerinde müşterilerin ilerleme duygularının öznel gelişimi gösterilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bulgulardan geliştirilen ileriki çalışma tasarımı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Burada tanımlanan anektodal bulgular kanser hastaları için refleksolojinin yararlarının anlaşılmasını destekler ve daha detaylı ve kontrollü araştırma çalışması için alanları tanımlar (Mackereth et al. 2000). Bununla birlikte, çalışma tasarımlarının tamamlayıcı tedavilerin gelişimi için seçimi karmaşık konu olarak tanımlanabilir. Esas düşünceler Liverani ve diğerleri (2000) tarafından özellikle çift-körün kullanımı hakkında dikkate alma, plaseboya karşı kontrollü çalışmalar, rastgellenmiş Kontrollü Deneme (RCT) bakımından bu gibi değerlendirmeler için özetlenmiştir. Geleneksel dirimsel tıbbın olduğu ülkelerde Dünya Sağlık Örgütünün sağlık sürecinin temelinde olan alopatik olmayan tıpların etkinliğini belirlemek için gerekli kontrollü denemeleri belirtir. Bu konu iki ana durumda sonuçlanır. İlk durum bazı tip araştırmaların tavsiye veren ve yönetmelik üreten Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp üzerindeki araştırmada Nicel Metodlarda Çalışma Grubunun Metodolojik Manifesti tarafından tıp araştırma olağan prosedürleri uygun olmayabilir ve belirli problemlere uygulanan istatiksel yaklaşımlar ve farklı metodolojiler gerektirebilir. Liverani ve diğerleri (2000) RCTlerin tedavileri değerlendirmede hastalığın ilerlemiş aşamalarında kolayca tanımlanan bitiş noktalarıyla etkili olduğunu ve RCTlerin altında yatan felsefe öznel deneyimin bağlılığını dikkate almadığını belirtir. Bununla birlikte, klasik RCT paradigmanın uygulanmasının tamamlayıcı tedavilerde değerlendirilmesine uygunluğu soru olabilirken, tüm psikososyal yaklaşım müdahalelerinin kanıt bazlı değerlendirilmesi için tamamlayıcı tedavilerden şühe etmeden gerekliliktir. Bu gibi değerlendirmeler belirli kanser hastalarını içerir, prognostik değişkenlerin temelinde müdahale ve sonuç ölçümlerinin açık yönetimi ile katmanlaşmıştır (Spiegel 1993). Kanser hastaları genellikle umutla ve semptom kontrol ve refahla alakalı QoL’in açısındaki ilerlemelerin beklentisi tamamlayıcı tedavileri yüklenir. Bu bağlamda (durum iki) WHO geleneksel müdahalelerin ve tamamlayıcı tedavilerin etkisini hastalıktan öte kişilerin QoL’i üzerinde değerlendirmek için yaratılmıştır (WHOQOL Grup 1995, Liverani ve diğerlerinden alıntı yapılmıştır (2000)). Nitelikli ve nicel metodolojilerin birleşimi QoL etkinlik alanlarına uygulanan değerlendirilmesi güçlükle ilişkilendirilmiş bazı zorlukların kararlılığına katkıda bulunabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tamamlayıcı tedavilerin değerlendirilmesinde plasebo etkinin varlığı çoğunlukla sorgulanmıştır (Skevington 1995). Özellikle, sebepler rastgele deneysel ya da kontrol gruplarına görevlendirildiği zaman bile tamamen kontrol edilemeyen ‘plasebo etkileri’ problemleri doğurur. Mümkün olduğunda, tamamlayıcı tedavilerde farklı tedavilerin değerlendirilmesindeki karşılaştırmanın kullanımı ya da hastaların kendi kontrollerindeymiş gibi davranmaları gibi RCT’nin yarı-deneysel metodlara adaptasyonu plasebo etkileri ile ilgili bazı problemlerin üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kanser hastalarının psikososyal müdahalelerinin önemi oluşur çünkü (1) hem hastalık hemde kanser tedavisinin yan etkileri ile ilgili semptomların yoğunluğunun tanımlanması ve (2)en uygun fonksiyonun kolaylaştırması için gereklilik ve süregelen hastalık deneyimi ve/veya ilgili tedavi kişi için hayat tatminidir. Geleneksel tıp müdahaleleri yalnızca çoğunlukla QoL gerekliliklerini bu hasta popülasyonunda karşılamaz, sonuç olarak tamamlayıcı tedaviler, kanser hastalarının QoLi arttıran diğer psikososyal müdahalelerle birlikte düşünülmesi gerekir (Watson 1983, Spiegel 1993, Fallowfield 1995, Hodgson 2000). Refleksoloji geniş aralıkta koşullarda insanların tedavi edilmesi için kullanılır ve refleksolojinin yararlarını değerlendiren kaynakların çoğu anektodaldır. QoL’in çeşitli etkinlik yerlerinde çok kapsamlı hastalıklarla kanser de dâhil olmak üzere insanlar için algılanan ilerlemelerin anahatlarını belirleyen çok sayıda rapor varken daha dikkatli değerlendirme bilgiye dayanan deneyimlere izin vermesi ve kanser hastaları için refleksoloji müdahalelerinin kullanımı ayarlamak için önemlidir (Botting 1997). Burada gösterilen bir grup kanser hastası için refleksolojinin yararlarının anektodal bulguları ilerisi için rehber olabilir, araştırma tabanlı özellikle tasarlananın kullanımı ve ölçüm aracının onaylanması ile ve dikkatlice düşünülmüştür ve araştırma tasarımı uygundur.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/doktor-hasta-iliskisi-ve-iletisimsel-sorunlar/">DOKTOR-HASTA İLİŞKİSİ VE İLETİŞİMSEL SORUNLAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/doktor-hasta-iliskisi-ve-iletisimsel-sorunlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DEĞERLER PSİKOLOJİSİ</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/degerler-psikolojisi/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/degerler-psikolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 16:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5232</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aişe Çifçi DEĞER KAVRAMI Sözlükte; insanların, hayatın anlamı ve günlük yaşamın biçimlendirilmesi konusunda alternatif yollar arasından bir tercih yapmalarını sağlayan yol gösterici nitelikteki soyut yahut somut ilke,inanç veya varlıklardan her biri1 olarak tanımlanan değer; sosyal bilimciler tarafından &#8216;belirli bir davranış ve varoluş amacının kişisel ve toplumsal olarak karşıtlarına tercih edilmesine dair kalıcı bir inanç&#8217;, veya [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/degerler-psikolojisi/">DEĞERLER PSİKOLOJİSİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Aişe Çifçi</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>DEĞER KAVRAMI</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sözlükte; insanların, hayatın anlamı ve günlük yaşamın biçimlendirilmesi konusunda alternatif yollar arasından bir tercih yapmalarını sağlayan yol gösterici nitelikteki soyut yahut somut ilke,inanç veya varlıklardan her biri1 olarak tanımlanan değer; sosyal bilimciler tarafından &#8216;belirli bir davranış ve varoluş amacının kişisel ve toplumsal olarak karşıtlarına tercih edilmesine dair kalıcı bir inanç&#8217;, veya da &#8216;insanların yaşamını yönlendiren, arzu edilir olanı temsil eden ve önem derecelerinde farklılıklar gözlenen sosyal psikolojik kuruntular&#8217;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Değer terimi bazan iyi, uygun, istenen ve değerli olarak nitelendirilen objeler veya konular için kullanılır; yani para, mücevher, başarı, kuvvet, şöhret….gibi konular için kullanılır.Maddi objeler kadar, insanların beğendiği veya önem atfettiği inançlar ve kurumları da içine alır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağdaş psikolojide değer kavramı oldukça geniş ve çok defa gevşek bir şekilde kullanılmıştır. Bununla birlikte tarihi olarak değer kavramının anlaşılmasında iki temel yaklaşım olmuştur. Birincisi şu varsayıma dayanır; değer, uyarıcı objenin içinde mevcuttur. Uyarıcı obje içsel veya mutlak bir değere sahiptir; yani o objenin kullanıcısı olan insanla ilgili olamayan bir değere veya öneme sahiptir. İkinci yaklaşımın dayandığı varsayım da şudur; uyarıcı objeler içsel bir değere sahip değildirler. Bir objenin değeri sadece insanların onu algılama yollarının bir fonksiyonudur, yani görelidir. Bu pozisyona göre, belli bir uyarıcı objesi, bir kimse için belli bir zamanda büyük bir değere sahip bulunabilir, bir başka zamanda ise aynı kişi onu bir engel olarak algılamış olabilir.3</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erol Güngör; değer, bir şeyin arzu edilebilir veya edilemez olduğu hakkındaki inançtır der ve şöyle sorar; &#8216;acaba değer sadece bir inançtan, yani subjektif bir yakıştırmadan mı ibarettir? Bizim inancımız dışında objektif bir gerçeği temsil etmez mi? O’na göre ahlak felsefesinin en eski, en çözülmez görünen problemi budur. Bu soruya bir cevap bulabildiğimiz takdirde ahlaki davranış ve düşünce konusundaki şüphelerimiz hemen tamamen ortadan kalkabilirdi. Eğer ahlaki değerin objektif bir temelini bulabilseydik anlaşmazlıklarımızdan kurtulur, kendimize şaşmaz bir rehber bulurduk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güngör, psikolojide değerin öneminin ise, değer probleminin objektif bir esasa dayanıp dayanmamasında değil, insan davranışlarının yol göstericisi olarak oynadığı rolde olduğunu belirtir. Bu bakımdan psikoloğun değeri sadece bir inanç olarak aldığına işaret eder. Ve değerin bir inanç olduğu için dünyamızın belli bir kısmıyla ilgili idrak, duygu ve bilgilerimizin bir terkibi olduğunu, inancın spesifik bir şekli olmak itibariyle ondan daha yukarı bir zihin organizasyonu olduğunu da ekler. Özellikle ahlaki davranış konusunda değerin bir kimsenin çeşitli insanları, insanlara ait nitelikleri, istek ve niyetler, davranışları değerlendirirken başvurduğu bir kriter olduğunu düşünür ve şöyle bir örnek verir; Ahmet iyi bir insandır. Niçin? İnsanlara elinden geldiğince yardım etmektedir. Çünkü insanlara yardım etmek iyidir.5</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KÜLTÜR VE DEĞERLER</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kültür; bir toplumun sahip olduğu maddi ve manevi kıymetlerden oluşan öyle bir bütündür ki, toplum içinde mevcut her çeşit bilgiyi, alakaları, itiyatları, kıymet ölçülerini, görüş ve zihniyet ile her çeşit davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte, o toplum mensuplarının çoğunda müşterek olan ve onu diğer toplumlardan ayıran hususi bir hayat tarzı temin eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her kültürün belli başlı değerleri vardır ve bu değerler o kültürü diğerlerinden ayırır. Batı kültüründe faydacılıkla ilgili değerler önde gelmektedir. Başarı kazanmak, tanınmak, mevki tutmak, değer verdiğimiz hususlardır.Bu kültür içinde kendini gösterme motifi önemli bir yer tutar. Halbuki daha önce içinde bulunduğumuz kültürde durum bundan farklıydı. El yazması bazı eski kitaplar arasında, yazdığı kitaba imza atma gereği duymayan, bunun yerine, muhtaç ve kusur dolu bir insan anlamına gelen ve alçak gönüllülük ifade eden ‘fakiri pür taksir’ibaresini koymakla yetinen kimselere rastlanmaktadır7. Yine Cüceloğlu’na göre ABD’de 18 yaşındaki bir gencin ailesinden ayrılıp kendi yaşamını kurması hususundaki davranışı takdir edilir8. Çünkü o kültürde her bireyin belli bir yaştan sonra kendi başının çaresine bakması önemli bir değerdir. Halbuki bizim kültürümüzde bu davranış son derece ayıptır, saygısızlıktır ve yadırganacak bir harekettir. Görüldüğü gibi değerler kültüre göre şekil almakta ya da değerler bizzat bir kültür kalıbı oluşturabilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>CİNSİYET VE DEĞERLER</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadınlar ve erkekler arasında değer farklılaşması olabilir mi? Erol Güngör’e göre şimdiye kadar yapılan araştırmalarda bu konu üzerinde fazla yoğunlaşılmamıştır ve neticede kesin bir şey ortaya konulamamıştır. Kadınlar ve erkekler arasında zeka, hafıza, öğrenme, özel kabiliyetler, heyecanlılık vs.bakımından herhangi bir fark bulunsa da bulunmasa da, onların kültürel faktörler bakımından farklar göstereceği muhakkaktır; çünkü bu farkları biz kendi elimizle yaratmaktayız9.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her toplumun yarattığı kültürel dinamikler içerisinde kadına ve erkeğe yüklediği çeşitli değerler vardır. Örneğin Türk Toplumunda öğretmenlik kadın için ideal bir meslek olarak görülür. Dolayısıyla öğretmenlik mesleği kadına yüklenen bir misyondur, bir değer niteliğini taşır. Erol Güngör’ün verdiği şu örnek de aynı olgunun nasıl cinsiyet farklılaşmasıyla farklı bir değer aldığını göstermektedir: &#8216;erkeklerin sadakatsizlikleri genellikle kaçamak vs. tabirlerle küçük,hatta sevimli gösterildiği halde, kadınlarda böyle bir şey en büyük günahtır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>YAŞ VE DEĞERLER</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Farklı yaş grupları arasında toplumun mevcut değerlerini benimsemede çeşitli tutumlar söz konusu olabilmektedir. Günümüzde kuşak çatışması olarak adlandırılan bu durumda, bir önceki kuşağın benimsediği değerleri bir sonrakinin abes bulması durumudur. Ama neticede Güngör’e göre bu kuşak çatışması gençlerle ortaya çıkmakta ve gençlik çağına mahsus olarak kalmakta, yaşın ilerlemesiyle birlikte uyuşmazlık, değerleri kabullenememezlik durumu ortadan kalkmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>DEĞERLER VE MOTİVASYON</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Değerler, bir toplumun üyeleri tarafından izlenen ve benimsenen genel amaçlar olarak da tanımlanmaktadır. Bilindiği gibi amaç, motivasyon kavramının bir tamamlayıcısıdır, özendirici anlamına gelir. Bu nedenle de, genelleşmiş amaçlar, genelleşmiş özendiriciler olarak ifade edilebilir. Ve dolayısıyla bunlar,yani değerler, temel güdülere bağlı ve toplumun üyelerince paylaşılan genelleşmiş özendiriciler olarak yorumlanabilir . Bu anlamda diyebiliriz ki, değerler, ihtiyaçların tatmininde rol oynarlar. Bireyin bir çok değeri, ihtiyaç ve isteklerini doğrudan doğruya tatmin eden objelerin değerlendirilmesi ile ilgilidir. Bu durumda değer objeleri, motiflerin tatmininde araçsaldır ve birey için fonksiyonel bir anlama sahiptir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>DEĞERLER VE TUTUMLAR</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tutum; bir bireye atfedilen ve onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce, duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan bir eğilimdir14 Tutumlar, hoşlanma ve hoşlanmamalardır; durumlar, nesneler, kişiler, gruplar ve soyut fikirlerle sosyal politikacılar da dahil olmak üzere çevrenin tanımlanabilir herhangi bir diğer özelliğine karşı duyulan yakınlık ve iticiliktir15.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kağıtçıbaşı’na göre tutumlar, kendileri gözlenemeyen fakat gözlenebilen bazı davranışlara yol açtığı varsayılan bazı eğilimlerdir. Ve tutumlar doğuştan sahip olunamayan öğelerdir, zaman içinde değişme ve gelişme gösterirler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı psikologlar değerleri tutumlardan daha genel ve daha temel olarak mütaala ederken,bazıları da standart testlerle ölçülen sosyal tutumlar ile değerler arasında bazı ilişkiler keşfetmişlerdir. Değerler paylaşılmış, genelleşmiş tutumları temsil eder16. İnsanların benimsedikleri çeşitli değerler tutumlarını etkileyebilmektedir. Örneğin siyasal değerleri etik değerlerden daha ağır basan bir siyasetçi seçim meydanlarında verdiği sözlerden bir kısmını yerine getiremediğinde herhangi bir rahatsızlık yaşamayabilir. Sözünde durma davranışına ilişkin tutumunda siyasi değerler daha ağır basmaktadır ve bu davranışı sözünde durmama olarak görmeyip siyasetin bir gereği olarak görebilir. Neticede sözünde durma olgusuna karşı takınacağı tutum farklılaşmaktadır. Ve bu tutum davranışa yansımaktadır, o halde değerler tutumların oluşmasında ve davranışların gerçekleştirilmesine önemli bir belirleyici olarak görülebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>DEĞERLER VE AHLAK</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahlaki değerler, diğer değerlerle birlikte, insanın değer sisteminin bir parçasını teşkil eder; yani her cins değer aynı bütünün birer parçası olmak itibariyle birbiriyle organik bir ilişki içindedir. İnsan davranışları (bazı istisnaları hariç) onun değerler de dahil olmak üzere kognitif sisteminin bir yansımasından ibarettir. Erol Güngör’e göre ahlaki değerler kendi başlarına bir kognitif kategori teşkil etmezler; bunların başka sahalara ait değerlerle mutlaka ilişkili olmaları gerekir. Ama hiçbir değer sahasının başka sahalarla olan ilişkisi ahlaki değerlerde görüldüğü kadar sıkı ve yaygın değildir. İnsanın iyi ve kötü kategorilerine sokmadığı düşünce ve davranış çok azdır. Ahlaki değerlerle öbür değerler arasındaki ilişki hiç değilse teorik olarak çoktur ve bunların herbiri ayrı araştırma konusu olabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Değer profili veya hiyerarşisi bakımından belli bir yerde bulunan kimseler hangi tür davranışları daha çok veya daha az ahlaka aykırı bulmaktadırlar? Mesela estetik değeri ağır basan bir kimse ile ekonomik değeri ağır basan bir kimse, vergi kaçırmanın ne derece ahlaki olduğu konusunda aynı şeyi mi düşünmektedirler? Farklı iseler, bu farklar herhangi bir özellik gösterir mi? Gibi sorulara cevap aradığımızda sahip olduğumuz değerlerin ahlak anlayışımıza olan etkisini görebiliriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güngör’e göre bütün ahlaki hükümler birer değer hükmüdür. Bilim ve felsefe tarihi boyunca ahlaki bağlamdaki değer hükümlerine çok değişik bakış açıları sergilenegelmiştir. Sezgicilerin ahlaki değerleri tarif edemeyeceğimizi söylemelerine karşılık, naturalistler değerlerin emprik bir muhtevası olduğunu ve dolayısıyla pekala inceleme konusu olabileceğini idda etmişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Önemli bir husus da şudur ki, ahlaki değerler, insanın değer sisteminde apayrı bir bölüm teşkil etmez. Başka cinsten (mesela ilmi siyasi ) değerler ahlak değerleriyle sıkı bir münasebet halindedir ve pekala birer ahlaki değer görünümü alabilir. Mesela başkalarının görüşlerine saygı duymak hem ilmin hem ahlakın gereğidir.20Neticede Erol Güngör’e göre ahlaki düşünceyi ve davranışı başka davranışlarımızdan ve düşüncelerimizden ayrı bir bölüm saymamıza imkan yoktur. Ahlaki duygu ve düşünce bütün alanlarla sıkı bir ilişki içindedir.Sonuç itibariyle sahip olduğumuz değerler hayatımızın her noktasını etkilemekte, dahası şekillendirmektedir.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/degerler-psikolojisi/">DEĞERLER PSİKOLOJİSİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/degerler-psikolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PSİKANALİZ VE DİN</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/psikanaliz-ve-din/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/psikanaliz-ve-din/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 16:57:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5229</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof Dr. Ali KÖSE Kısaca Jung Kimdir? 1875 yılında İsviçre’nin Kesswil kentinde bir din adamının oğlu olarak doğdu. Ailesinin ilk çocuğu doğumdan sonraki birkaç gün içinde ölmüş olup, kendisi ondan sonra doğan “kıymetli bebek” durumundaydı. Kendisine o dönemin sayılan kişilerinden olan dedesinin adını verdiler. Köydeki okuldan sonra gittiği Basel’de sık sık fenalaşarak bayıldığı, bu nedenle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/psikanaliz-ve-din/">PSİKANALİZ VE DİN</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Prof Dr. Ali KÖSE</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kısaca Jung Kimdir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1875 yılında İsviçre’nin Kesswil kentinde bir din adamının oğlu olarak doğdu. Ailesinin ilk çocuğu doğumdan sonraki birkaç gün içinde ölmüş olup, kendisi ondan sonra doğan “kıymetli bebek” durumundaydı. Kendisine o dönemin sayılan kişilerinden olan dedesinin adını verdiler. Köydeki okuldan sonra gittiği Basel’de sık sık fenalaşarak bayıldığı, bu nedenle sara hastalığı düşünüldüğü ama muayenesinin normal çıktığı görülmüştür. Babasının kendisi ile kurduğu daha olumlu ilişki ile olasılıkla psikiyatrik kökenli olan bu sorunun üstesinden gelebilmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tüm okul hayatı ve üniversitedeki tıp eğitimini Basel’de tamamladı. 25 yaşında iken psikiyatri uzmanlığı eğitimine Zürih’te başladı. 2 yıl sonra Pierre Janet’den ders aldı.Daha sonra Zürih’te Bleuler’in yanında çalışmaya başladı. Sözcük çağrışım testleri üzerine araştırmalar yaptı. 28 yaşında iken psikiyatri uzmanı oldu ve evlendi. 30 yaşında iken, Zürih Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oldu. 2 yıl sonra Freud ile karşılaştı, onun etkisinde kalarak psikanalize ilgi duymaya başladı. O yıl psikiyatri kongresinde histeri konusunda Freud’un sözcüsü olarak konuşma yaptı. Bu dönem sonrasında “sözcük çağrışım testi” üzerinde çalışmalar yapmaya başladı. 36 yaşındayken, Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin ilk başkanı oldu. Bir yıl sonra Freud’un teorilerini eleştirdiği bir kitap yazdı. Ertesi yıl Freud ve onun ekolü ile arasındaki görüş ayrılıkları sonrası psikanaliz birliğinden, editörlük görevinden ve Zürih Üniversitesi’ndeki psikiyatri doçentliğinden istifa ederek, grup ile ilişkisini kesti. Bu dönemi izleyerek, bilinçdışının yapısını araştırmak üzere çalışmaya başladığı çok fazla aktif olmadığı , yayın yapmadığı, askere alındığı bir dönemi olmuştur. 46 yaşında iken “Psikolojik Tipler”adlı eserini yayınladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kollektif bilinçdışı ve bilinçle ilişkisini, kişinin psişik gelişimi ve bireyselleşmesini konu alan yayınlarda bulundu. Jung bu araştırmalarını yaparken Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrika kıtalarına giderek modern hayattan uzak yaşayan topluluklar üzerinde de incelemelerde bulundu. Bu çalışmaları sonucunda kollektif bilinçdışı kavramının bireylerin beyinsel yapılarının ve düşünce şekillerinin daha eski katmanlarına ait yapılarla ilişkili olabileceğini öne sürmüştür. 55 yaşında iken Alman Psikoterapi Derneği’ne onursal başkan seçildi. 3 yıl sonra Hitler yanlısı politik görüşlerin dernekte etki göstermesi sonucu Kretscmer Alman Psikoterapi Derneği başkanlığından istifa edince yerine kendisi getirildi. Bu dönemde nazi yanlısı olmakla suçlanmış, ama kendisi bir çok zor durumdaki psikoterapiste yardımcı olmaya çalışmıştır. 60 yaşında İsviçre’de psikoloji profesörü olarak görev yapmaya başladı. 69 yaşında iken kalp krizi geçirdi, bundan sonra daha dini bakış açıları geliştirdi, ruhun metafiziğe ve dinsel bir temaya ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. 73 yaşında iken Jung Enstitüsü kurulur. Son eseri “İnsan ve İnsanın Sembolleri” de dahil olmak üzere otuz kitap ve sayısı doksanı aşan makale yayınlamıştır. Mitolojiden, antropolojiye, en doğudan en batıya, kuzeyden güneye farklı coğrafyalarda ve farklı bilimsel alanlarda araştırmalar yapıp, farklı alanlarda farklı bakış açıları sağlamıştır. Psikiyatrinin çalışkan ve ilginç adamı 86 yaşında hayata gözlerini yummuştur.. Jung, Freud’un görüşlerinden bağımsız olarak, özgürce çalışabilmiş, kesin hatlar içine sınırlı kalmayarak, psikanaliz içinde bahsedilmeyen pek çok konuda “Analitik Psikoloji” adı altında topladığı ekol içinde kuramlar üretmiştir. Freud’un “libido” olarak adlandırdığı, pek çok his ve düşünceyi açıklamaya çalıştığı cinsel dürtülerin kök verdiği enerjiyi, sadece cinsel enerji olarak değil ruhsal enerjinin bütünü olarak kabul etmiştir. Freud’un libido kavramını bırakarak, “psişik enerji” ismini kullanmıştır. Bu enerji bazen bilinçaltında toplanıyor, bazen de çeşitli içgüdülerimizin birinden diğerine geçebiliyordu. Çeşitli sosyal aktiviteler, gelenek ve alışkanlıklarla bu enerji farklı eylemlere yönlendirilebilmektedir. Analitik psikolojiye göre, her insanın bir dış bir de iç dünyası vardır. Çevremize yönelik olarak “persona” denen, bulunduğumuz çevreye, kültüre uyum sonucunda kazandığımız özellikler bütünü tanımlanmıştır. Eğer buna körü körüne uyacak derecede, kendi beynimizle sorgulamadan toplumsal kalıbı özümsersek, kişiliğimizle ilişkimizi kaybedebiliriz. “Gölgelenmiş kişilik” denilen yapımız ise, gizlediğimiz kendimizin de farkedemediği alkol kullananlarda da gözlenebilen bilincimizin baskıdan kurtulduğu anlarda gerçekleştirdiğimiz düşünsel ve eylemsel yaklaşımlardan oluşur. Bunu aslında kendimizde olan sevmediğimiz özellikleri, başkalarına atfetme şeklinde</p>



<p class="wp-block-paragraph">nitelenebilecek olan “yansıtma”larda da gözleyebilmekteyiz. Jung’a göre iç dünyamıza yönelik de çeşitli yapılarımız vardır. Her insanda hem dişiliğe ait bir davranış ve hissediş yapısı( ki buna “anima” adını vermiştir) hem de erkekliğe ait bir yapı( “animus”) vardır. Ona göre bu iki yapı arasındaki dengeye ait sorunlar cinsel kimlik bozukluklarından, kişilik bozukluklarına dek çok farklı psikiyatrik bozukluklara yolaçabilmektedir. Bunların en altında ise, “kendilik” dediğimiz asıl bizim içimizdeki öz olarak düşünülebilecek olan ,rüyalarımızda farklılaşarak ortaya çıkan adeta yerkürenin merkezindeki mağma katmanı gibi enerjik bir yapı vardır. Jung’un “Bireyleşme” olarak tanımladığı sürece göre, tüm yaşamımız boyunca kişiliğimiz şekillenir. Çeşitli dönemlerde çocukluktan ergenliğe, ergenlikten erişkinliğe ve “yaşam dönemeci” dediği otuzlu yaşlarda çeşitli aşamalardan geçer. Bazı doğal hayat yaşayan kabilelerde bu geçiş dönemleri çeşitli törenlerle birbirinden kesin olarak ayrılır. Oysa modern toplum yapılarında bunlara çok daha az rastlandığından kişiler yaşlarına uymayan davranışlar gösterebilirler. Kişi eğer bireyleşmeyi başarmış ise, kendisi ile barışıktır. Çevresi ile anlamlı ilişkiler kurar, başkalarına örnek olur ve ölümün getireceği pişmanlık, çaresizlik ve korku hissini yaşamaz. İnsanlık yolundaki gelişmemiz iyilerimizi geliştirmek, kötülerimizin farkına vararak, azaltmaktaki özverili çabalarımız ile mümkündür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung’un Etkileyen Kişi ve Düşünceler</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Freud</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Freud ile karşılaşmasından öncede psikiyatr olarak çalışan Jung’un o dönemde de Freud’un etkisi altında olduğunu görmekteyiz. Özellikle Freud’un Rüyaların Yorumu (1900) isimli eseri Jung u etkilemiş ve Rüya ve Sembol analizleri ile ilgilenmesini sonuçta kendi görüşünü ortaya koymasına yardımcı olmuştur.Ayrıca bilinç altı kavramından da ciddi etkilenen Jung bu bilgiyi o zaman için kendi hastalarında pratik olarakda uygulamaya başlamıştır. Bunun sonucunda ise kendi görüşü olan kollektif bilinç dışı kavramı ortaya çıkmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Literatür</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Babasının tek taraflı teoloji kitaplarının içeriği ile ilgli hayal kırıklığına uğramış olsada, Tanrı bilincini ve yaratılış kavramını incelemeye önem vermiştir. Annesinin önerisi ile Goethe’ni Faust’unu okumuş ve bu kitabın etkisi ile psişenin çözümlemesini yapma imkanı bularak insanın içerisindeki gizil şeytani güç ile gelişimsel iç görü arasındaki bağlantıları kurmuştur. Jung ayrıca felsefe ve edebiyat üzerinede ciddi okumalar yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jkung’un yaşamına baktığımızda Nietzche’nin de önemli bir etkisinin olduğunu görüyoruz. Ona göre Nietzche ve Freud iki önemli temanın batıdaki temsilcileridirler, güç ve eros. Ancak Jung’a göre sonuçta Her ikiside bu kavramların önemi ile ilgi takıntılı durumdadırlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Simya</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung bilincin gelişimi üzerine batı geleneklerini incelemiştir. Özellikle semboller üzerine çalışmış ve simya literatürünün takip etmiştir. Kişilik ve bilincin yeniden yapılandırılarak bireyselleşmenin nasıl ortaya çıkarılabileceğini insan vücudundaki kimyasal etmenlerin değiştirilmesi ile ilgisi üzerine çalışmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Doğu Düşüncesi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sembolizm ve mitler üzerine ilerlettiği araştırmaları sonucu Jung bireyselleşme ve kişilik entegrasyonu üzerine kendi teorilerini geliştirmiştir. Bu gelişim aşamalarının ilerlemesi esnasında geleneksel doğu düşüncesi ve felsefesi ile tanışmış ve kendi görüşlerini doğrulama test etme imkanı bulmuştur. Çinceden tercüme edilmiş olan Altın Çiçeğin Sırrı isimli kitap o dönem içerisinde Jung üzerinde ciddi etkiler bırakmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıca doğu bilgeliğinde önemli bir model olan Mandala üzerine incelemelerde bulunmuştur. Bireyin gelişimi ve bireyselleşmesi döneminde Mandala’nın çok önemli bir yere sahip olduğunu savunmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yoga ve Budizm gibi doğu düşüncelerinin ise batıya uygun olmadığını batı düşüncesi ile çelişebileceğini ileri sürmüştür. Bu felsefelerle ilgilenen batıda doğmuş ve ytetişmiş kişilerin kendi kökleri ile bağlantıyı tamamen kopardıklarını hatta özlerini reddettiklerini söylemiştir. Jung’a göre bu da bu felsefelerle ilgilenen batılıların psişeleri ile bağlantılarını kopardıklarını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Analitik Psikolojinin Temel Kavramları</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tutumlar: İçe dönük-Dışa dönük</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung’un üretmiş olduğu kavramlar içerisinde en yaygın oalrak kullanılan iki kavramdır. İnsanı psişesi yorulduğunda şarj olması gereken bir varlık olarak konumlandırırsak içe dönüklük ve dışa dönüklük şarj olma sırasında fişin nereye takılacağını göstermektedir. Her ne kadar hiç kimse tamamen içe dönük ya da dışa dönük oalrak adlandırılmasa da bahsettiğimiz durumda şarjı iç dünyamızdan alıyorsak içe dönük, dış dünyamızdan alıyorsak dışa dönük olarak tanımlanırız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fonksiyonlar: Düşünme-Hissetme , 5 duyu-Sezgi</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung temel psikolojik fonksiyonları düşünme, hissetme, 5 duyu ile algılama ve sezgilerle algılama olarak belirtmiştir. Her fonksiyonun içe dönük ve dışa dönük ifade ediliş tarzı vardır. Bu fonksiyonlardan bir tanesi baskın olarak kişinin psikolojisini ve algı mekanizmalarını yönlendirir. Ve diğer fonksiyonlar ise kendi aralarında göreceli olarak daha az gelişmiş olarak sıralanabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">En az gelişmiş olan fonksiyonu Jung primitif, gelişmemiş fonksiyon olarak tanımlar. Ayrıca gelişmemiş fonksiyon kişinin bilinç altını ifadesi olarak ortaya çıkar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşünme ve hissetme fonksiyonları bizim yargılama fonksiyonlarımızı oluşturur. Düşünme fonksiyonu objektif yargı-doğru peşindedir. Bu ne anlama geliyor? Gibi sorular sorar. Bu fonksiyonun ilgilendiği alan doğru-yanlış alanıdır. Plan ve stratejileri üreten yargı merkezidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duygular ise değerlerle ilgilenir ve değer yargıları üzerinden fonksiyonunu ifade eder. Güzel-çirkin sorularına cevap bulmaya çalışır. Bu hangi değerleri içeriyor sorusunu sordurur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">5 duyu ve sezgi fonksiyonlarımız ise bilgiyi toplama, anlama fiillerimizi yönlendirir. 5 duyu fonksiyonu ile duyu organlarımızın doğrudan algıladığı bilgilere doğru yöneliriz. Detayları algılama, somut hadiselerle ilgilenme, dokunma, hisstme bu fonksiyonun görevini ifa ettiği alanlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sezgiler İlerde ne olabilir, ihtimal dahilinde olan şeyler nelerdir? Gibi ucu açık ve somut olmayan alanlarla ilgilenir. Geçmiş ile gelecek arasında bağlantılar kurmamızı sağlar. Gerçek bilgi ile hayali karıştırabilir. Somuttan çok soyut ilgisini çeker.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bilinç Dışı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Freud tan etkilenen Jung bu kavramı Kişisel Bilinç Dışı ve Toplumsal bilinç dışı olarak ikiye ayırarak inceler.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bireysel Bilinç Dışı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bireyin geçmiş yaşamının kodlanması ve bu güne taşınması olarak ifade edilebilir. Freud’un bilinç dışı kavramına benzemektedir. Farklı olarak Kişisel Bilinç dışı sadece acı dolu hatıraların oluşturduğu bir alan değil bununla birlikte bilinçlilik durumunda yaşanan çok önemli olmayan hatıralarında toplandığı bir yerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Toplumsal Bilinç Dışı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung toplumsal bilinçdışı ya da ben ötesi bilinç dışını kişinin kendi yaşamının dışında gerçekleşen ve tüm psişik dünyanın merkezi olarak tanımlar. Zaman ve kültürler içerisinde gelişir. Skinner gibi davranışçı ekole sahip olanların dediği gibi insan tabula rasa (boş levha) ile dünyaya gelmemektedir. İnsanlar doğuştan bilinçaltıalrındaki bazı form ve algılama modelleri ile gelmektedirler. Her insan ayrı zamanlarda ve kültürlerde doğsada toplumsal bilinç dışı herkesde ortak olan bir yöndür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung biyolojik kalıtımın yanında psikolojik bir kalıtımın da olduğunu savunur. Her ikisi de davranış ve tecrübelerimizi etkileyen temel yapılardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Arketipler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">arketip : Fransızca archetype. ilk örnek, asıl numune, özgün model.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arketip (Archetype) Jung un getirdiği en önemli ve zor kavramlardan birisidir. Aslında bu kavramı ilk ortaya atan Jung değildir. Bu konuda Jung İbn-i Arabi nin &#8220;Ayan-ı Sabite&#8221; kavrmından etkilenmiştir. Yaptığı araştırmalarda özellikle rüya analizlerinde, bazı sembollerin kültür ve toplumdan bağımsız olarak evrensel olduğunu görmüş ve bunları insanlığın ortak mirası olarak kabul etmiştir. Arketipler belirli bir şekli olmayan ama aynı anlamı içeren semboller olarak karşımıza çıkar. İnsan psişesinin uç bucaksız potansiyel enerjisinden gelir ve içgüdüsel enerjinin ortaya çıkışını gösterir. Jung un arketip kavramı şu soruyu sordurmuştur. Nasıl oluyorda birbirinden bağımsız topluluklarda hatta en ilkel toplumdan en modern topluma kadar arketipler evrensel oluyor ve aynı manaları içeriyor. Jung bunu toplumsal bilinç dışı kavramını desteklemek için kullanmıştır. Yani insanlığın ortak mirası. Din psikolojisi açısından iki türlü yorumlanmıştır. Birincisi Bu yorumu tamamen din dışı görenlerin fikridir. Onlara göre jung dine zarar vermektedir. Manevi bir uyarı ya da işaret manasını taşıyan semboller jung a göre toplumsal düzeyde kalıtımla ilgilidir ve materyalist bir görüşe kaymaktadır. İkinci görüşü savunanlar ise Jung un dine destek verdiğini öne sürmüşler arketipleri ilahi semboller olarak yorumlayıp toplumsal bilinç dışının ilahi kodlama olduğunu vurgulamışlardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Arketiplere örnekler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Persona: Dünyaya gösterdiğimiz yüzümüz. Maskemiz. İnsanlarla ilişki kurduğumuz yönümüz. Bilinçli olduğumuz alandadır. Sosyal rollerimiz, giysilerimiz, kendimizi ifade ediş şekillerimiz hep persona nın göstergesidir. Ego yu ve bilinç dışının arketiplerini koruyucu bir rolü vardır. Sosyal dünya ile teması sağlayarak bilinç altının doğrudan etkilenmesini önler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ego: İnsanın bilinç durumundaki ana arketiplerdendir. Bilinçdışı alanla bilinçli alan arasındaki geçişi sağlar. İnsandaki ben duygusunu uyaran arketiptir. Bize kendiliğimizi hissettirir. Roller yoktur öz vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Shadow (gölge): Bilinçli dünyamızda bastırdığımız her şeyi içerisinde barındırır. Gündelik yaşamda bastırdığımız Tutkular, arzular, tecrübeler ve hatıralar gölge kısmımızda yer alır. Gölge kısmımızla karşılaşmaktan korkarız. İçimizdedir ve bir gün kendisini gösterebilir. Bu sebeple gölge genellikler rüyalarda hayvan, cüce gibi sevilmeyen çirkin figürler olarak sembolize edilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Self: Bilinç altı bölgesinde yer alan arketiplerimizden birisidir. İnsanın kendiliğini, tamlığını, mükemmelliğini, insan-ı kamil olma potansiyelini temsil eder. Genellikle rüyalarda ve kültürlerde Hz. Muhammed, Hz İsa ve Buda gibi kişilerle temsil edilirler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anima (erkeklerde): Erkeklerin içerisinde barındırdıkları bilinç altı düzeydeki kadınsı özelliklerdir. Kadınları sevmenin temeli aslında insanın animası ile olan bağıdır. Anima ile bağ kurulamadığında karşı cinse duyulan ilgi azalır. Anima dengeliyici kuvvettir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Animus (kadınlarda): Anima nın kadın versiyonu</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilge Adam: Rüyalarda bize seslenen ve doğru yolu gösteren bilinç altı düzeyinin arketipal forma girmiş halidir. Genellikle beyazlar içerisinde, sakallı ve asalı olarak sembolize edilir. Personanın sosyalliği gereği yapmaktan çekindiği şeyleri yapmasını telkin eder. Vicdan mekanizmasını temsil eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilge Kadın: Bilge adamın kadın versyonu</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Rüyalar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Jung a göre rüyalar bireyin bilinç altını, baskılarını anlamada yardımcı olacağı gibi, semboller vasıtası ile arketiplal ve semboller düzleminde bireyin geleceğini ve metafizik alemde aldığı uyarıları yorumlamada da kullanılabilecek bir olaydır. Freud ise rüyaları sadece bastırılan iç güdülerin ve bilinç altının kendini ifade etme alanı olarak tanımlamaktadır. Jung ise rüyalara mistik hatta kutsal olarak yaklaşmaktadır. Hatta bireyin uykuda rüya görmesinin ötesinde Aktif İmgelem (rüya yazma, hayal etme, rüyayı yaşıyor gibi davranma) metodu ile bilinç halinde de ortaya çıkan sembollerle yorumlamalarda bulunmaktadır. Hatta kendi gördüğü rüyaları da düzenli not alarak analiz etmeye ve yorumlamaya çalışmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sonuç Olarak</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Karen Horney’e göre Jung zamanında yeterince anlaşılmış bir bilim adamı değildir. Aslında çok fazla anlaşılma çabasında da olmamıştır. Mistisizmi seven Jung bazen fikirlerini de bu hava içerisinde sunmuştur. Ancak günümüzde Jung tekrar önem kazanmaya başlamıştır. Gerek kişiliğin fonksiyonlarının çözümlenmesi, gerek rüya analizlerinin terapilerde kullanılması ve gerek arketipler ile kollektif bilinç dışının günümüzde belki de eskiye nazaran daha sık konuşulur ve tartışılır olması bunun göstergesidir.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/psikanaliz-ve-din/">PSİKANALİZ VE DİN</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/psikanaliz-ve-din/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHLAK FELSEFESİ VE DİN PSİKOLOJİSİ İLİŞKİSİ</title>
		<link>https://bcuni.eu/tr/ahlak-felsefesi-ve-din-psikolojisi-iliskisi/</link>
					<comments>https://bcuni.eu/tr/ahlak-felsefesi-ve-din-psikolojisi-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 16:55:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilimsel Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bcuni.eu/tr/?p=5226</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. İlhan KUTLUER AYIP MI GÜNAH MI? Ahlak Felsefesi ve Din Pisikolojisi Trafik polisi Mehmet efendinin eşi geçirdiği bir ameliyat esnasında kan kaybetmektedir. Acilen kana ihtiyacı vardır. Mehmet efendi kan merkezinden aldığı kanı çok kısa bir sürede hastaneye yetiştirmelidir. Cam şişeler içindeki gerekli kanı taşıdığı özel arabasıyla trafikte sıkışıp kalmıştır. Trafik yoğundur. Mehmet efendi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/ahlak-felsefesi-ve-din-psikolojisi-iliskisi/">AHLAK FELSEFESİ VE DİN PSİKOLOJİSİ İLİŞKİSİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Prof. Dr. İlhan KUTLUER</strong></p></blockquote>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>AYIP MI GÜNAH MI?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ahlak Felsefesi ve Din Pisikolojisi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Trafik polisi Mehmet efendinin eşi geçirdiği bir ameliyat esnasında kan kaybetmektedir. Acilen kana ihtiyacı vardır. Mehmet efendi kan merkezinden aldığı kanı çok kısa bir sürede hastaneye yetiştirmelidir. Cam şişeler içindeki gerekli kanı taşıdığı özel arabasıyla trafikte sıkışıp kalmıştır. Trafik yoğundur. Mehmet efendi ne yapmalıdır. Trafik kurallarını hiçe sayıp yoldaki diğer sürücü ve yayaların güvenliğini düşünerek kurallara uymalı mıdır? Yoksa kan ünitelerini ne pahasına olursa olsun hastaneye yetiştirmeli midir? Hastaneye hiç gidememekte vardır, geç gitmekte, eli boş gitmekte… Aracın ani bir hareketinde kan şişeleri kırılarak tüm emeklerin boşa gitmesi ihtimali de vardır. Mehmet efendi ne yapmalıdır?</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan yaşamı boyunca bir çok ikilem yaşar, ahlaki veya zaruri tercihe zorlanır. Ve davranışlarının sorumluluğunu kendi üzerine alır. Ahlak, kaynağı dini veya örfi olan kaidelerin içselleştirilmesi olarak ta ifade edilebilir. Felsefe, düşünceler sistemi olarak ifade edilebilir. Din, ilahi veya beşeri kaynaklı kutsala olan bağlılıktır. Psikoloji ise en genel manada insan ve davranışını inceleyen bilimdir. Din bir davranışı veya tutumu değerlendirirken haram-helal kavramını, ahlak; iyi-kötü kavramını kullanır. Dinde bunun neticesi sevap-günah olarak tezahür derken, ahlakta ise ayıp kavramı kullanılır. Peki biz nasıl değerlendirmeliyiz? Bu durumda ayıbı mı günahı mı vurgulayacağız?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günah; yapılması Allah tarafından menedilmiş olanlardır. Tüm kainatı tasarlayan yüce yaratıcı, evreni kendi haline bırakmadan ondaki tasarruf hakkını devam ettirmektedir. Galaksilerden atoma, tohumdan bulutlara, gözyaşından insana ve her şeyi kendi denetim ve gözetimi altında bulundurarak, yaratmış olduğu bu muhteşem eserin halifesi olarak da insanı yetkilendirmiştir. Hilafeti verirken de sorumluluklarını da vermiştir. Tıpkı dünyanın en kıymetli hazinesi sayılabilecek değerde bir elması bir insana bir süreliğine emanet ederken bakım ve kullanım koşulları kendisine izah edilirse; o kişi emaneti muhafaza ederken kendisine verilen talimatlara uyması gerekiyorsa, her şeye nizam veren Allah insanı başıboş bırakacak değildir. Allah kainatı insanın hizmetine sunarken insan mutluluğunu ve insanın müsterih olmasını da murat etmiştir. Bunun neticesinde Allah İslam diniyle insan için kalbi ve ameli bir çerçeve çizmiştir. Bununla ilgili de gerekli donanımı sağlamıştır. Allah insana akıl melekesini vererek;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklın tercih kutupları</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neşet eden ilimler</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kötü İyi Ahlak</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çirkin Güzel Sanat</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zararlı Faydalı İktisat</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zulüm Adalet Hukuk</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanlış Doğru Bilim, iki farklı kutuptan birini tercih edebilme iradesini vermiştir. Tercihleri neticesinde de insanın kalbi ve davranışları değerlendirilerek yaptıklarının karşılığını zerresine kadar da göreceğini belirtmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayıp; yapılması beklenmeyen, yapıldığında da insanların yüz kızartan davranışlara denilebilir. İnsanın en büyük ayıbı, bir ressamın eserlerini bildiği halde, ressamı tanımamasıdır. Yani kainatı, insanı ve her şeyi bildiği anladığı halde bunların yaratıcısından, Allah’tan bihaber olması insanın en büyük ayıbıdır. Küfür demek olan bu tanrıtanımazlık dinden kaynaklanmaktadır, tıpkı ressamın bir daha o insanı kendi eserlerinden mahrum etme hakkı gibi saklıdır. Mesela yalan söylemek Allah tarafından men edilmiş bir davranış biçimidir. Günah olması en önemli yaptırımıdır. Fakat günah olmasa bile yalan söylemeyecek bir çok insan gene vardır. Bunun hikmeti, yalan söylemenin ayıp bir davranış olmasıdır. İnsanın utanması ve fıtratının buna uygunsuzluğu yalan söylemeyi ayıplamıştır. Aile ve sosyal yaşamda yalanın insanlığın başına öreceği çorap o kadar büyüktür ki, Allah bunu ve insanın fıtratının yalana uygunsuzluğunu bildiği için yalan davranışını yasaklamıştır. Dolayısıyla imanı ve ameli olarak men edilmiş bütün tutum ve davranışlardan kaçınmamak ayıp olarak nitelendirilebilir. Kısaca her günah bir ayıptır. Peki her ayıp bir günah mıdır? İlahi kökenli olmayıp beşeri ilişkileri şekillendiren bir çok etken vardır. Bu etkenlerin insanın tutum ve davranışlarıyla olan ilişkisi karşılıklı bir etkileşim ağıyla ifade edilebilir. Etki, tutum, davranış veya davranış, tutum, etki şeklinde işleyen bu süreçte günah olmadığı halde ayıp olan şeylerde vardır. Mesela dişini kürdanla temizleyen bir insanın ağzının ve içindekilerin, gerekli gizliliği sağlayamadığı için başka insanlar tarafından görülmesi ayıp bir davranıştır. İslam bu konuda bir buyrukta bulunmamıştır. Dolayısıyla haram ve günah değildir. Fakat beşeri ilişkilerde Peygamber efendimiz (sav) kendi yaşantısıyla bir örnek olmuş, sözleriyle ahlaki çerçeveyi netleştirmiştir. Genel olan bir çok kaide bu konuyu şöyle açıklığa çıkarabilir. “kendin için istemediğini başkası için isteme”, “insanları tiksindirmeyin”…</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ahlak nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü; bu konularla ilgili ilim dalı. Ahlak Arapça’da “seciye, huy, tabiat” gibi manalara gelen hulk veya huluk (ahlakın tekili) kelimesinin çoğuludur. Sözcüklerde çoğunlukla insanın fiziki yapısı için halk, manevi yapısı için hulk kelimelerinin kullanıldığı kaydedilir. Ayrıca ahlak yanında yeme, içme, sohbet, yolculuk gibi günlük hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili davranış ve görgü kurallarına, terbiyeli, kibar ve takdire değer davranış biçimlerin, bunlara dair öğüt verici kısa ve hikmetli sözlere ve bu sözlerin derlendiği eserlere edep veya adap da denilmiştir. Edep özel davranış alanları hakkında kullanılırken ahlak, tutum ve davranışların kaynağı mahiyetindeki ruhi ve manevi melekeleri, insanın ruhi kemalini sağlamaya yönelik bilgi ve düşüce alanını ifade eder.2</p>



<p class="wp-block-paragraph">Davranışların tutumlardan zuhur ettiğini söylemesine rağmen eğitim bilimciler eğitimi, kasıtlı davranış değişikliği olarak ifade ederler. Neticesinde ne acıdır ki, tutumlara tutunamamış bir davranış kalıcı ve samimi olamamaktadır. Sadece davranışı değiştirmeye yönelik olan eğitim sistemleri ve süreçleri, belirli koşullarda istenilen davranışın sergilenmesine sebep olarak aldatıcı, samimiyetten uzak davranışın gerçek gerekçesi belli olmayan adeta birer sanal yaptırım haline dönüştürmüştür. Davranışı içselleştirme olarak ifade edilen tutum kazanma süreci maalesef gene belirli koşullar altında hatırlanan bir tutum halini alarak davranışlardaki aldatıcılığı burada da samimiyetsiz bir şekilde sürdürmektedir. Bunun temel sebebi davranışların temelini oluşturan tutumların, insanın yaratılış esasını okşamayan güdülendirmelerden oluşturulmasıdır. Temel olarak kısaca şunu ifade edebiliriz; Tanrı inancının müdahalesini hoş görmeyen tüm sosyal bilimler gibi eğitim bilimleri de yaratıcısız ve düzenleyicisiz, başıboş bırakılmış bir evren ve insanın varlığını esas alarak ürettikleri teorileri her geçen gün yeterli bulmamakla tükenmektedirler. İnsanın yaratılışını ve yaratılış gerçeklerini bir kenara bırakarak insana dair konuşmak ne kadar cahilceyken bu bilimmiş gibi insanlığa yutturulmaktadır. Halbuki islami literatür incelendiğinde halk ve hulk kelimelerinin halaka sözcüğüyle irtibatlandırılırsa Allah’ın “başıboş bırakılacağınızı mı sandınız” ayeti kerimesince her şeyiyle kainatı nasıl bir mükemmeliyet içerisinde tasarladığı ve yarattığına daha muvaffak olunacaktır. Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış (Tin 95/4), ona kendi ruhundan üflemiştir (Hicr 15/29). Bu yüzden insanlığın atası olan ve bütün insanları temsil eden Hz. Adem’in önünde Allah’ın emri gereğince bütün melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu ruhi üstün cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşeri cephesi vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsandaki bu ikilik onun ahlaki bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücurunu da takvasını da ilham etmiş”, yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir.3 Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrana uğramıştır” (Şems 91/9-10).</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ahlakın temeli nedir?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İslam ahlakının asıl temeli kuran ve onun rehberliğinde idrak edilen sünnettir. Kuran ve sünnet dini ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizmiş, ameli kurallarını, tutumlarını belirlemiş, böylece daha sonra fıkıhçı ve hadisçiler, kelamcılar ve mutasavvıflar, hatta filozoflar tarafından geliştirilecek olan ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>EŞARİ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklın kendi başına iyi ve kötüye karar veremeyeceğini belirten eşariler, ancak emir ve nehiylerin bilinmesiyle hayır ve şerre ulaşılacağını ifade ederler. İyinin ve kötünün Allah tarafından yaratıldığını kabul ederek, şerrin Allah tarafından var edilmesinin bir zulüm sayılamayacağını açıklamıştır. Çünkü insan için hayır ve şer olan bir şey Allah için herhangi bir değer taşımaz. Şer de yüce Allah’tandır; fakat Allah şerri kendisi için değil başkası için şer olarak yaratmıştır. Eşarinin maksadı Allah’ın kudret ve iradesinin mutlaklığı inancının her türlü şüpheden arınması temeline dayanır. Ve imanın “söz ve amel” olduğunu, artıp eksilebileceğini benimseyerek ameli de imandan bir cüz sayar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>MUTEZİLE</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Fiillerin, amel ve davranışların özünde kendisine ait iyilik veya kötülük vardır. Hayır ve şerrin niteliği fiilin kendinden hasıl olur. Akıl, emir ve neyih ve fiillerde bulunan bu değerleri ortaya çıkararak izafilikten kurtarmış olur. Mutezile vahyin haber verdiği tüm bilgilerin doğruluğuna şüphesizce inanır. Aynı zamanda iyi ve kötü bilgisine akılla da ulaşılacağını ifade eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İyi ve kötüye İslam kelamcılarının bakış açılarının yanında insan davranışının nasıl oluştuğuna dair zorunlu ve özgür irade tanımlanmalıdır. Eşariler insanın davranışlarında irade gücünün olmadığını tüm amellerinin kendisi tarafından yazılmayan ve seçilmeyen fiiller olduğunu belirtirken, mutezile bu zorunluluğu Allah’ın adalet sıfatının tecelli etmeyeceğini öne sürerek insan iradesiyle yapılan tercihlerin Allah tarafından yaratıldığını ifade etmektedir. Bu durumda amellerine herhangi bir etkinin tesir etmediği insana eşariye göre yapılacak hiçbir yönlendirmenin veya eğitim sürecinin kişinin davranışını değiştireceği yoktur. Mutezile ise insanın özgür iradesi sonucu Allah’ın yarattığı insan amellerine tercih vuku bulacağı için herhangi bir şekilde yön verilebileceğini ifade eder. Eşari aynı zamanda kişinin kaderinde yazılı olanın vuku bulması için onun davranışına yapılacak olan etkilemenin de o insanın kaderinde olduğunu belirtir. Böylece kaza meydana gelmiş olur. Kişiye verilecek eğitim süreci de o insanın kaderindedir ve gerçekleşecektir. herhangi bir etki olmayacağı düşünülerek eğitim sürecinden vazgeçilemez, çünkü eğitim de o değişmez sürecin bir parçasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısaca özetlemek gerekirse psikoloji insanın kalbini mutmain ve müsterih olmasını sağlaması gereken ve bunun için incelemeler yapan bir bilimdir. Nasıl yapılacağıyla ilgilenir. Din de bu anlamda aynı amacı sağlamaya çalışır. Bunu yaparken insan hayatının anlamını, başlangıcını, sonucunu, insanın kendisini, evreni ve insan ile kainat arasındaki ilişkiyi izah eder, eserden müessire ulaşılmasını bekler. Hatta beklemez, elçiler aracılığıyla bunu kolaylaştırır. Onun için din nasıl yapılacağını izah edeceği gibi ne yanılacağını da tespit eder. Ahlak ise ne yapılması gerektiğini ve gereklilikleri izah eder. Dolayısıyla din aslında her ikisininde bir araya gelişinin birikimi olarak da değerlendirilebilir. Ahlaksız ve dinsiz bir psikoloji laboratuarlarda sayılarla ilgilenen bir bilim olmaktan öteye geçemez. Nasıl yapılacağını en güzel haliyle tespit ederken ne yapılması gerektiğini bilemez. Yol gösterici ve kılavuz olan dinin olmadığı yerde de ahlaktır. Zaten bana göre etik kavramı da biraz din kökenli olması sebebiyle ahlakın dışlanmasıyla oluşturulmuştur. Ve son kanaatim “bilimin dini: etik” olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tabi varlığa veya varolduğu düşünelene, verilen veya özünde olanı zuhur ettiği söylenen değerlerde apayrı bir konudur. Ahlak felsefesinin temel suallerinden de biri budur. Boş levha ilk kayıtlı tartışma başlangıç noktası olarak düşünülebilir. İnsanın fıtratı da bu bağlamda düşünülebilir. Boş mu gelir, yarı dolu mu, dolu mu, yoksa doldurmaya meyilli mi? İnsan davranışını oluşturan temel geliş son nokta itibariyle aşağıdaki gibi izah edilmektedir. Fıtrat: dini kabule hazır yaratılış, Allah Teala’ın mahlukatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal üzere yaratması.</p>
<p><a href="https://bcuni.eu/tr/ahlak-felsefesi-ve-din-psikolojisi-iliskisi/">AHLAK FELSEFESİ VE DİN PSİKOLOJİSİ İLİŞKİSİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://bcuni.eu/tr">Brussels Capital University</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://bcuni.eu/tr/ahlak-felsefesi-ve-din-psikolojisi-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
